Gerçekten benim işler

Nejat İşler hayranı olan benim için bu kitap kimsesiz bir hazine niteliğindedir. Nejat İşler ‘in ağzından çocukluğu, haytalığı , aşkları , kitapları, oyunculuğu ve köyüm dediği Gümüşlüğü bir ezgi dinler gibi dinleneyeceksiniz. Ve sanırım müziğin sesi yetmeyecek kendinizi Gümüşlük de bulacaksınız . Para kazandıran harika iş fikirleri ile bugün bile iş hayatına hızlı bir giriş yapma fırsatı elde edebilirsiniz. Her şart ve koşulda para kazanmanın birçok farklı yolu var. Para kazandıran iş fikirleri arıyorsanız, sizler için harika bir rehber hazırladık. Bu iş fikirlerine göz atarak, Yapılabilecek karlı işleri bulabilir ve yetenekleriniz, bilgileriniz ... Türkiye gerçekten benim ikinci ülkem' şeklinde konuştu. ... Röportajın sonunda Yeni Malatyaspor taraftarına birlikte büyük işler başaracakları mesajını veren Farnolle, bildiği Türkçe ifadeleri şöyle sıraladı: 'Çok teşekkür ederim, hoş geldiniz, ağabey nasılsın, adam adama, lahmacun, kebap... Çayı çok, baklavayı ... Murat Boz‘u tanırsınız uzun süredir Aslı Enver ile olan ilişkisi dışında kimselerde görünmedi kimselere laf söz düşürmemişti.Ancak son gelişmeler üzerine bu düşüncelerden vazgeçmeye başladık. Murat Boz’un kısa bir süre önce Aslı Enver ile barıştığı haberlerini tersine Aslı İşler ile sevgili olduğuna dair bilgiler ulaştı bizlere.. Benim Adım Melek 29.Bölüm izle, Benim Adım Melek 29.Bölüm tek parça izle, Benim Adım Melek 29.Bölüm full izle Müjdeli haber 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda U19 Genç Kız Milli Takımı’ndan geldi. Avrupa Şampiyonası’nda güçlü rakipleri Sırbistan’ı, geriden gelip son sette yenerek kupanın sahibi oldular. Zorluklarla geçen 2020’de yüzümüzü güldüren 12 genç sporcuyla yaşam hikâyelerini, takımlarını ve hedeflerini konuştuk. İşler yoluna giriyor.. 10 Eylül 2017 ... Onların okula, çevreye, dile adaptasyonu, benim tam zamanlı yemek, temizlik, çocuk bakımı ve eğitimi sürecine adaptasyonum tam gaz başladı. Baba koala da hemen iş bakma çalışmalarına başladı. ... (cover letter) hazırlamak, özgeçmişi her ilana göre ayrı şekillendirmek gerçekten ... Türkiye'de 3'üncü sezonunu geçiren Yeni Malatyaspor'un kalecisi Fabien Farnolle, sarı siyahlı taraftarlara seslenerek birlikte büyük işler başaracaklarını söyledi. Temizlik Benim İşim 87.Bölüm 17 Aralık 2019, Temizlik Benim İşim izle, Temizlik Benim İşim son bölüm izle Temizlik Benim İşim 87.Bölüm Tek parça 17 Aralık 2019, Temizlik Benim İşim 87.Bölüm 17 Aralık 2019 Full, Temizlik Benim İşim 87.Bolum 17 Aralık 2019 Gerçekten umduğumdan daha başarılı bir k drama olmuş. Lee min ho her zamankinden daha iyi bir performans sergiliyor. Senaryo kurgu her şey goblin denilen o diziden bin kat daha iyi anlamıyorum nesi bu kadar begeniliyordu yaslı bir adam ve genc bir kızın aşkını izlemek mi güzel ahh iğrenç bir diziydi asla bu diziyle kıyaslanamaz..

Atatürk'ü barda yakalamak

2020.09.20 04:59 SadeceOzan0 Atatürk'ü barda yakalamak

Ben: Hafif bir içki almaya gider ve Mustafa Kemal Atatürk'ü kasiyer olarak görür* Atam, napıyorsunuz ölmediniz mi siz?
Mustafa Kemal Atatürk: Sus, duymasınlar. Gel benimle.
Etrafta kimse yoktur ve Atatürk içki rafına 19 defa tıklatır ve kapı gibi açılır, önümdeki merdivenlerden inerim ve konuşmaya başlar*
Mustafa Kemal Atatürk: İçkide çalışıyorum geçici olarak, saklanacak bir yerim yok, sigaradan ötürü geçirdiğim ölüm tehlikesinden sonra çok utandım, saatlerdir rol yaptım, en son mezardan çıktım gizlice, ama ne boğulmuşum, nefessiz kalmışım adeta. Sonra halkımı yalnız bıraktım diye çok ızdırap çektim, fazla fazla içmeye başladım. Her gün duyuyorum ki kimi insanlar benle içki içiyorum diye dalga geçmektedirler, her gün birilerinden hakaret yiyorum, sanırım Türk halkının beğenmediği bir Atatürk oldum.
Ben: Hayır, alakası yok. Bizim sana ihtiyacımız var, gerçekten. Her şeyden çok. Hatırlar mısın inkılaplarını? Laiklik getirmiştin. Kimse tınlamıyor bile, sadece dövmeni yapıp, içki içip seni benimsediklerini sanıyorlar, dinciler ülkeyi yönetiyor, çürük hükümetimiz var. Senin bir sözün vardı ya, hani bir daha sana ihtiyacımız varsa hiçbir şey öğretememişsindir diye. İşte, Türk halkı olarak sana sahip çıkamadık, Siyonistlere kucak açıldı. Senin mirasını koruyamadık, gel, bize tekrar öğret. Söz ki bu sefer boşuna gitmeyecek her şeyin. Ülkenin durumu rezalet. Senin düşmanların sırf sen laikçiliği savunuyorsun diye seni din düşmanı falan sanıyorlar. Hakkında bir sürü karalama, yalanlama, hakaret atıldı. Lütfen gel, temizle ülkemizi, sana çok ihtiyacım var.
Mustafa Kemal Atatürk: Biliyorum, anlıyorum. Yakın bir zamanda ben veya benim şekil değiştirmiş halim gelecek ve Türk devletini en baştan kuracak. Demiş iken, bilimsel araştırmalarım yarım kalmış gibi gözüküyordu, her şeyi tamamladım. Gençliğin sırrını buldum. Mu kıtasını araştırdım ve çok verimli sonuçlara vardım. Saklanırken bile kitap okudum. Bilim yaşattı beni. Hayatta en hakiki mürşit budur bundan dolayı ancak ne acılar çektim bilemezsin.
Ben: İyi de sen hep böyle sıkılarak mı yaşadın paşam?
Mustafa Kemal Atatürk: Hayır tabii ki. Ben de mutlu oldum, eğlendim, hopladım zıpladım bu süreçte tabii ki. Neyse genç, senin işin nedir?
Ben: Valla ben üniversite okuyorum, bitirmek için 2 senem kaldı, Fen Bilimleri alanında çalışmalar yapmayı düşünüyorum, biraz da siyaset, politika falan, karışık birşey.
Mustafa Kemal Atatürk: Tamamdır genç, eğitimini sakın aksatma, daima en iyisini hedefle olur mu?
Ben: Tabii ki paşam.
Mustafa Kemal Atatürk: Bu arada sanırım hafif içki almaya geldin. Yapma, pişman olursun. Gün gelir senle dalga geçerler. Ne bilirsin, belki beraber içeceğin arkadaş senle dalga geçip eğlenecek. İçme hiç, boşver gitsin. Benim yapmam gereken işler var. Sonra görüşürüz tamam mı? Ben seni hep bileceğim, ne zaman istersen o an yanındayım.
Ben: Ne desen haklısın. Düşüncelerim değişti. Bu arada ne işiniz var?
Mustafa Kemal Atatürk: Orası şimdilik gizli kalsın, vatan görevi. Gülümser*
Ben: Gülümser* Görüşürüz, atam.
submitted by SadeceOzan0 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.14 09:50 griljedi GRRM 2016 Söyleşileri

- 2015 yılında, yapmaya karar verdiğini söylediği twistin, GoT dizisi için mümkün olmayacağını çünkü kitaplarda hala yaşayan ilgili bir karakterin dizide öldüğünü açıkladı(Elbette bir sürü karakter öldü ve bazıları hiç eklenmedi ama küçük yan karakterleri konu dışına atabiliriz diye düşünüyorum).
- Yüzsüz Adamlar hakkında...
Biliyorsunuz, suikastçilerden oluşan bir loncaya sahip olmak, yaygın bir fantezidir. Suikastçılar loncasını icat eden ilk kişi ben değildim; Biliyorsunuz, bu büyük ölçüde bir fantezi kinayesidir. Tarihte bunun için çok fazla kanıt yok. Şey ... tek kanıt, Orta Doğu'da bulunan Assassins (Haşhaşiler) adlı bir grubun olduğu ve Orta Doğu'daki insanları öldürmek için suikastçılarını gönderen Dağın Yaşlı Adamı adında bir adam olduğu, orası yüzyıllardır insanları öldürdükleri yer ama suikastçıların fantezi loncaları gibi değillerdi, bu yüzden ona kendi yorumumu koymaya karar verdim. Aslında birkaç farklı suikastçı loncası kurdum, sadece Yüzsüz Adamlar değil, Hüzünlü Adamlar ve hepsi.
Yüzsüz Adamlar felsefesinde biraz var; onlar- bazı açılardan onlar bir ölüm tarikatı ve bu dinsel bir temel, ben de bunu düşündüm ve ondan çıkarım yaptım. Gerçek dünyada daha fazla ölüm kültüne sahip olmamamıza şaşırdım, çünkü bana öyle geliyor ki, eğer bir şeye tapacaksan, ölüm oldukça iyi bir şey çünkü biliyorsun, mesela, bizim bütün bu dinlere sahibiz; sana ölümsüz hayat sözünü verirler. Hiçbiri onu teslim etmiyor. Diğer tüm dinlerdeki herkes zaten ölür, bu yüzden kazanan ölüm kültüdür. Ölüm kültü gerçekten ölüme yol açabilir. "Gelin ve bizimle ibadet ederseniz ölürsünüz." Evet, muhtemelen yapacaksın! Öyleyse ... neyse. Bunu aldım ve onunla koştum.
- GRRM, kendini pro-seks feminist olarak tanımlıyor, yani pornogrofinin ve seks işçiliğinin kadını aşağıladığını ve sömürdüğünü ve buna karşı olduğunu.
- Soru üstüne Arya’nın yakında çiçek açacağını ve ileride Arya ve Gendry’nin yeniden buluşacağını söyledi.
- GRRM Dorne hakkında konuştu! Şovu tam olarak reddetmiyordu ama bunun hakkında söyleyecek iyi bir şeyi yoktu. Bir adam, 6. sezonun onun için kitapları bozup bozmayacağını sordu. "Dizide olanların kitaplarda olacağını düşünme, dizi tamamen farklı. Kitaplar öyle olmayacak." gibi bir şey söyledi. Gerçekten ondan(show) hoşlanmadığını hissedebiliyordunuz.
- Yemekte asistanı Joanna bana bazı grafik romanların resimlerini yapan diğer asistanının "süper gizli" bir şey üzerinde çalıştığını söylediğini söyledi ve biraz sonra George masamdayken, bana Bloodraven'ı da içeren daha fazla hikaye üzerinde çalıştığını söyledi. İlk önce D&E öykülerinde Kışyarı'nın Dişi Kurtları olasılığı beni heyecanlandırdı ama sonra ben deh gibiydim, muhtemelen Winds ve sanat asistanı başka bir şey üzerinde çalışıyordu(Sonra bunu tekrar doğruladı, muhtemelen 6. kitap için Kankuzgun’u sahneleri yazıyordu).
- Targ ve Targ Olmayan Teorisinden bahsetmiş ve “İlginç, çok şey biliyorsun” cevabını vermiş(Bilmeyenler için; annesi Targ olmayan ilk doğan Targlar, anneye çekerken sonrakiler babaya çekiyor. Bknz; Rhaegar’ın kızı anneye, oğlu babaya; diğer anneden olma oğlu Jon da annesi Lyanna’ya benziyor).
- 2016’daki Bağış Yemeğindeki söyleşisi sırasında, gelmeden önce, Cersei sahnesi üzerinde çalıştığını söylemiş.
- GRRM, sanat ve oyun gibi şeyler için bazı alt lisanslar çıkardığını söyledi. GRRM ayrıca HBO'nun hikayenin tv versiyonunun tam benzerlik haklarına sahip olduğunu, yani Dany'nin Emilia'ya benzediği resimler yapılamayacağını belirtti. Kendisine iki kez sorulmasına rağmen, HBO ile kendisi arasındaki duyguda gerçek bir bağdan kaçınmakta çok dikkatliydi.
- GRRM, filmlerin kitaplardan çok uzaklaştığında nasıl nefret ettiğini söyledi(Anlayan anladı, bize sor bir de Martin! :D ).
- Bir seyirci GRRM'ye sordu: “Game of Thrones TV dizisi kitaptan uzaklaştıkça, bu, hayran kurgu hakkındaki görüşlerinizi değiştirdi mi veya herhangi bir şey yaptı mı?
GRRM'nin Yanıtı: "Hayır. Telif hakkı ihlali olduğu için hayran kurgusuna karşı çıkmaya devam ediyorum. Tabii ki HBO, bana para dolu büyük damperli kamyonlar ödeyerek bunu aşıyor. Öyleyse, evimin önüne parayla dolu büyük bir damperli kamyonla gelmek isterseniz, size biraz hayran kurguları yapmanıza izin vermeyi düşünebilirim ama o zaman bunu hayran kurgusu olarak görmeyeceğim. Bunu bir alt lisans olarak düşünürdüm. Oyun, kart oyunları ve jeton vb. Yapan kişilere birçok alt lisans yapıyorum. Ancak Harlan Ellison, yıllar boyunca çok sesli olduğu bu kurala her zaman sahipti. Onun hakkındaki konuşmasını YouTube'da bulabilirsiniz ve bence John da sanatçıya para ödemek zorunda olduğunu düşünüyor çünkü bu şekilde hayatımızı kazanıyoruz. "
(Yıllardır dizi için D&D’nin Hayran Kurgusu demiştim ve 2016’da GRRM aslında beni resmen onaylamış. Daha ne diyelim? :D )
- Martin, kimsenin Kankuzgun’unu sevmediğini düşünüyor (ben seviyorum cicim).
- Arkadaşım, Jon ve Arya arasındaki romantizm (teori) ilişkisini sordu, Jon’un Ygritte’de gördüğü Arya bağlantısını gündeme getirdi. GRRM, evet ya da hayır diye bir cevap vermedi. Onun yerine Ygritte’in, Jon’un, yanında rahat hissettiği kadınlık seviyesi olduğunu ifade etti. “Bunun bir romantizm göndermesi olduğunu düşünmüyorum, bu belirli bir fiziksel tipe bir göndermeve Jon’un takdire şayan bulduğu şeyin bir göstergesi. Bu sanki birinin size birini hatırlatması gibi, biliyorsunuz... Diğer insanlar, orada yaşayan küçük kemirgenlere benzeyen saçlar yüzünden rahatsız olabilir. (Jon) Buna alıştığı için onu rahatsız etmiyor. GRRM şimdi koridorda "Geçmişteki bazı şeylerin bu kadar güçlü bir foreshadowing olmamış olmasını dilediğini" ve "bazı yeni şeylerin o zaman daha güçlü bir foreshadowing olmasını dilediğini" söyleyerek bitirdi.
- Bunun yerine George, (kitabın) taslağının ofis binasına asılmasına ve birinin fotoğraf çekip bunları paylaşmasına "kızdığını" söyledi. Bunun sadece kendisi ve yayıncı için bir mektup olduğunu söyledi. Bunu söylerken çok kararlıydı ve yüzünde görebiliyordunuz. Daha sonra, taslaklar yazmakta, kitap teslim tarihlerini belirlemekte iyi olmadığını ve taslaklarda sık sık "b*k uydurduğunu" ve "karakterlerin yol boyunca değiştiğini" söyledi. Yan not: Geçmiş röportajlarda başka şeyler söylediğini biliyorum(karakterlerin sonlarını 91’den beri bildiğini ve hiçbir zaman değişmediğini sayısız kere söylemesi meselesi, bu yüzden muhtemelen Jaime gibi karakterler için konuşuyor olabilir), bu yüzden bunu istediğiniz gibi yorumlayın. * "Alıntılanmış" kelimeler aynen onun sözleridir.
- Ona Bran / Orman Dansçıları / Pinokyo teorimi sordum. Pinokyo'nun Bran hikayesinde sahip olduğu görünüşte ağır etkiye dikkat çektim ve o da "İlginç" diye yanıtladı. (Pinokyo)Disney filmini görüp görmediğimi sordu çünkü bu onun "en sevdiği" Disney filmi ve ne kadar "karanlık ve rahatsız edici"idi. Kitapları okuyup okumadığımı da sordu ve sonra kitap ve film arasındaki farklara değindi. George, o sırada Pinokyo'nun vicdan istemediğini ve kendisine bir vicdan vermeye çalıştığı için cırcır böceğini ezdiğini söyledi. Birisi araya girdiğinde Bran'ı Pinokyo ile ilişkilendirmeye başladı. Bunun bir çeşit dikkat dağıtıcı taktik olduğuna inanıyorum çünkü bir şeylerin peşinde düşmüş olabilirim. Sonra durup cevabının sonraki bölümünü düşünürken, başka bir kadın Shakespeare'in onu nasıl etkilediğini sordu. Bu arada, bu Shakespeare sorusu halka açık tartışma panellerinde en az iki kez daha sorulmuştu.
- Doğrudan gerçek kitaplardaki referanslardan söz etmeye başladı, o zamandan bugüne taslaktaki "farklılıklara" gitti. Ana beşlinin oyun sonunu, ve Sansa’yı da dahil ederek, Demir Tahta kimin oturacağını hala bildiğini söyledi, ancak herhangi bir ayrıntı vermedi bariz nedenlerden dolayı.
(Şimdiye kadar çevirdiğim bu söyeleşi karmaşık bir şekilde sıralanmış, bir yerde bahsedip sonra ileride tekrar bahsedip ayrıntıya giriyor veya arada başka bir şey bahsedip devame diyor gibi, anormal. Bu yüzden tekrar tekrar sorulmuş gibi düşünmeyin bazı şeyleri.)
- (Jon-Arya meselesine devam) Pekala, bunu benden daha fazla düşündün. Demek istediğim, Jon Arya'ya çok düşkün. Burada Stark ailesi yuvasındaki iki garip kuştu. Diğerleri, birbirlerine benziyorlar, ikisi de kahverengi saçlara sahipti, biliyorsunuz, Sansa ve Bran ve Rickon ve Robb'un kumral-kızıl saçlarının aksine. Yani aralarında her zaman bu yakınlık vardı. Ve bilirsiniz, Arya Jon'un bir piç olduğunu umursamadı ve Jon da Arya’nın bir erkek fatma olduğunu umursamadı, bu yüzden orada bir yakınlık var. "
- [Jon'un sevgilisini kız kardeşiyle karşılaştırmasıyla ilgili soru (ama olayı çok baya başka noktaya geçirip, başka şeylerden bahsedip, sonunda bir şeyler bağlıyor)] "O(Jon) yaptıysa, uhm ... Bu kitapları 1991'de yazmaya başladım ve uhm, 91'de üzerinde çalıştım ve sonra bir televizyon oyunu aldım, bu yüzden onu gerçekten 'Doorways' üzerinde çalışmak için bir kenara bıraktım. 92-93'te tv pilotu ve bir televizyon programı yaptım. 94'te ona [kitaplar] geri döndüm ve üzerinde çalıştım. Biliyorsun, o zamana kadar, yazar olarak kariyerimde, satış öncesinde kitabın tamamını hep daha önce yazmıştım. Bu alışılmadık bir durum. Çoğu yazar bölümler ve bir taslak yazıyor. Birkaç bölüm yazıyorlar, kitabın geri kalanının ana hatlarını veriyorlar, bunu yayıncıya veriyorlar ve yayıncı 'tamam, onu alacağım' diyor.
"Bazılarınızın fark etmiş olabileceği gibi, çok çok dikkatli bir şekilde ilgilenenler, son teslim tarihlerinde iyi değilim. Ve, uh, taslaklarda da iyi değilim. Her zaman taslaklardan nefret ettim. Fevre Dream ve Armageddon Rag ile Dying of the Light ve tüm romanlarım ile kitabın tamamını yazdım. Bölümler ve taslaklar yapmadım. Oturdum, bütün bir kitap yazdım ve ajansıma gönderdim. 'Bakın, işte tam bir kitap ve bitti' dedim. Bu şekilde son teslim tarihim olmadı, piyasaya çıkmadan önce bitti. Ve benim için iyi çalıştı. Ve ilk düşüncem bunu aynısını yapmaktı bir şekilde ama olan şey, biliyorsunuz, 1994'te, ona döndüğüm ve üzerinde çalışıyordum ve bu konuda çok heyecanlıydım ve 'Bu Game of Thrones kitaplarını gerçekten sonraki bölümlerini bitirmeyi istiyorum ' . Ama hala Hollywood'daydım ve Doorways’deki tüm bu temelleri kaybettim, hala oradaydım ... Stüdyolar ve Networklar hala benimle çalışmak istiyor, bu yüzden başka işler alıyorum "Bu filmi senin yazmanı istiyoruz", "başka bir tv pilotu yapmanı istiyoruz" gibi. Ve biliyorsun, onlardan birkaç tane aldım ve 'Aman tanrım, kitabı tekrar kaldırmam gerek' dedim. Çünkü [kitap için] son tarihim yok. Biliyorsunuz, Hollywood'u düşündüğünüzde size bir son tarih verecekler, bilirsiniz, 'burda oğlum, bu filmi yaz, üç ay sonra istiyoruz' diyorlar.”
"Bu yüzden, 'Bak, romancı olmaya geri dönmek istersem, bitmemiş olsa bile bunu satmak zorunda kalacağım' dedim. O noktada 200 sayfalık Game of Thrones'um vardı ama onlar bunu istediler "Taslaklar yapmıyorum. Ne olacağını bilmiyorum, giderken çözüyorum. Ve hep böyle yaptım." dedim. Hayır, bir taslak hazırlamamız gerekiyordu. Bu yüzden iki sayfa yazdım, ne olacağını düşündüğümle ilgili iki sayfalık bir şey. Bir üçleme olacak, üç kitap olacak, Game of Thrones, the Ejderhaların Dansı. ve Kış Rüzgarları Bunlar üç pencere başlığıydı. Ve, uh, üç kitap olacak ve bu olacak ve bu olacak ve bu olacak. Ve ben uyduruyordum.”
"Ve bu iki sayfanın çoktan unutulduğunu düşünmüştüm çünkü elbette kitaplar satıldı. Her ikisi de Amerika Birleşik Devletleri'nde ve İngiltere'de satıldı. Daha fazla Hollywood işi almak zorunda kalmayacağım kadar çok paraya sattılar. Böylece etrafta 'hayır' diyebildim. 94 ve 95'te bitirmek için birkaç tane daha az [???] vardı. Bir kere ‘hayır, artık daha fazla tv show istemiyorum, bu kitapları yazmak istiyorum” dedim ve kitapları yazmaya başladım. Ve bu süreçte, taslağı hemen hemen göz ardı ettim. Karakterler beni tamamen farklı yönlere götürdü. Yani, 20 yıl boyunca o iki sayfalık şeyin var olduğunu bile unutmuşum. Ve sonra İngiliz yayıncım HarperCollins'den biri, yeni bir ofis binasına, uh, yepyeni ofislere, yeni konferans odalarına, kitaplarla ve benzeri şeylerle dekore ettikleri büyük konferans odalarına kavuştu. . Konferans odalarına yazarların adını verdiler, yani konferans odalarından biri [?] Ve bu plastik vitrinlerden birine iki sayfalık taslağı astılar, evet. [??], benden izin istemediler, sadece koydular. Ve bu iki sayfalık taslakta Jon ve Arya romantik bir öğe haline geliyor. "
(Sonra yine en yukarıda “işte bunun romantizm göstergesi olduğunu sanmıyorum... ile başlayan paragraf geliyor ve sonra 5 dakika kaldı, diye bir şey söyleniyormuş ve GRRM devam ediyormuş.)
"Biliyorsunuz, bu taslağın ortaya çıkmasına çok kızmıştım. Olmamalıydı. Bunun gibi ana hatlar ve mektuplar yalnızca editörün gözleri içindir. Kamuya açık gösterilmemelidirler. Ve, uh, onlar ayrıca [?] [?] üzerindeki kağıtlarım, tüm makalelerim ve yazışmalarım. Biliyorsunuz, o şeyleri oraya yıllardır gönderiyorum ve bu, bilirsiniz, gelecekteki bilim adamları için veya her neyse, tıpkı diğer birçok yazar gibi. Her nasılsa, kafamın arkasında 'evet, öldüğümden 20 yıl sonra bir bilim adamı girip onları bulacak' gibiydim. Hemen içeri giriyorlar! "
[1991 sonuyla devam edip etmediğini soruyorum]
- "Evet, yani nereye gittiğimi bilmediğimi söylediğimde kısmen şaka yaptım. Ana fırça darbelerini biliyorum ve ana fırça darbelerini 1991'den beri biliyorum. Kimin Demir Taht'ta olacağını biliyorum. Bazı savaşları kimin kazanacağını biliyorum, ana karakterleri; kimin öleceklerini ve nasıl öleceklerini, kimin evleneceğini ve tüm bunları biliyorum. Ana karakterler. Tabii ki yolum boyunca bir bir çok küçük karakter, bilirsiniz, ben, uhm ... 1991'de Bronn'un nasıl olacağını biliyor muydum, Bronn'a ne olacağını? Hayır, Bronn adında bir adam olacağını bile bilmiyordum. Onu yol boyunca keşfettim. 'Tamam, (Tyrion)kaçırılıyor. Bakalım orada bir çift paralı asker var, isimleri Fred ve Bronn' yazıyordu. Aslında Bronn ve Chicken'dı ve onlardan biri öldü, bir yazı tura attım 'tamam, kim öldü? Tavuk öldü, çünkü adı aptalca. Bronn daha iyi bir isim, bu yüzden Bronn'u koruyacağım.' Ve sonra Bronn oldukça ilginç bir karakter haline geldi ve bu karakterlerin çoğu kendi akıllarını kazanıyor. Siz konuşana kadar öne doğru itiyorlar ve havalı bir söz düşünüyorsunuz ve Bronn'a veriyorsunuz çünkü konuşmaya çalışıyor ve şimdi Bronn havalı bir şey söyleyen biri. [?] Karakterler bu şekilde sizde büyüyor. Bu yüzden hala yol boyunca küçük karakterlerin çoğunu keşfettiğim. Ama ana-"(cümle tamamlanmamış? Peh)
[Arya'nın ve Jon'un kaderini bilip bilmediği soruldu.]
- "Tyrion, Arya, Jon, Sansa, bilirsiniz, tüm Stark çocukları ve büyük Lannisters, evet."
(Yeminle şu ana kadar çevirdiğim en karmaşık söyleşi bu oldu, muhtemelen aktaran arkadaşın kendisinden kaynaklı çoğu ve GRRM de baya çelişkili ve yarımlı ve aktaranın bile anlamadığı bazı cümleler kurmuş. Ne diyon abi sen? Sıfırdan şimdi her şeyi tekrar daha düzenli anlat lütfen. :D Neyse şimdi başkalarına geçiyoruz, burası bitti.)
- En çok hangi karakterle ilişki kurduğu sorulduğunda “hepsiyle ilişki kuruyorum. Onlara sempati geliştiriyorum. Empati, her yazarın meydan okumasıdır. Yazmayı öğretirken insanlara ‘bildiklerini yazmak’ yerine tam tersini yazmanı söylüyor. Derileri içinde dolaşmaları gerekiyor.”
- Jon ve Robb olmak ister ama gerçekten Sam gibi (Aslında bu son dönemlerde Sam’e benziyorum açıklamalarını ilginç buluyorum çünkü ilk yıllardan beri kendisini Tyrion ile özleştirdiğini gördüm ama sanırım artık öyle olmadığını anladığı bir aydınlanma yaşadı).
- Aeron'un inancını paylaşmadığını ancak ilginç bulduğunu söyledi. İnancı sayesinde kendini bir arada tutan paramparça bir adam.
- "Brienne, zincirden örülmüş zırhlı bikini giyen DND kadın savaşçılarına cevabımdır"(Saygılar usta, aldık mesajı, seni anlıyor ve sonuna kadar bu konuda destekliyorum).
- Birisi Arthur Dayne'in öldüğünü doğrulamak istedi. "HİÇBİR ŞEYİ ONAYLAMIYORUM. 1000 aptal teorinin hüküm sürmesine izin verin ”(GRRM, ben senin....)
- Sancaksık Kardeşlerin neden R’hllor inancına geçtiği soruldu. “Çünkü onlar birinin ölümden döndüğünü gördüler. Birinin ölümden dirildiğini görsem ben de o dine girerdim.
- Birisi Brandon Stark'ın Kral Toprakları'na gittiğinde Rhaegar'ın çıkıp ölmesi dışında başka bir şey söyleyip söylemediğini sordu. George, tarihin bunu kaydetmediğini söyledi ama muhtemelen şöyle bir şeydi, "Bu uzun bir yolculuktu. Yiyecek bir şeyler var mı? Oğlum, atıma iyi bak. " (Şakanı yesinler.)
- Annem, zor zamanlar geçiren çok iyi bir aileden geliyordu ama yine de bir servet hatırası vardı. Bradys adlı ailesinin adını taşıyan uzun bir iskele inşa ettiler. Okula giderken her gün çok süslü Brady evinin önünden geçti ve kendi kendine "Neden o eve BİZ sahip değiliz? O rıhtım bizimdi! Kendimi kraliyet ailesinin sürgün edilmiş bir üyesi gibi hissettim. Belki de Dany şeylerin bir kısmı buradan geldi.”
- "ASOIAF'in bu kadar uzun olmasını planlamıyordum. İçinde dolaştım. Daha önce sadece dört roman yayınlamıştım ve her biri sadece bir yıl sürdü. ASOIAF'ı bir üçlü olarak yazmayı planlamıştım, bu yüzden üç yıl süreceğini düşündüm. İlk kitap için 1400 sayfaya ulaştığımda, uzun bir kitap olacağını biliyordum. Yaklaşık 400 sayfa kaldı ve bu ACOK'a dönüştü. Sonra "dört kitap üçlemem" beş oldu ve sonra altı kitap üçlemesi oldu. Ben onu 6 kitapta tutmaya sımsıkı sarıldım ama eşim Parris yedi parmağını kaldırmaya devam etti. Tolkien'in dediği gibi, hikâye anlatıldıkça büyüdü. "
- Konuşmanın öne çıkan bazı kısımları: -Varys ve Littlefinger, her birinin birbirleriyle ilgili zararlı şeyleri bildiği, ancak hiçbirinin diğerinin niyetinden emin olmadığı (Littlefinger daha yakın olsa da) politik bir dans oynuyor.
- Eğer en sevdiği karakteri öldürürse karısı onu terk edecek herkes diyor ki, A ile başlayıp bitiyor.
- Hayır, 2500 kişilik bir forumda Lyanna'nın son sözlerini açıklamayacak.
-Ve en açıklayıcı olanı: Winds için Kış'ın 'şeylerin öldüğü' en karanlık dönem olduğunu ve birçok karakterin karanlık yerlere gideceğini söyledi(gel de heyecan yapma :D ).
- Yedi Krallık'taki siyasi kurumların neden bu kadar zayıf olduğunu düşünüyorsunuz?
Krallık ejderhalarla birleşti, bu yüzden Targaryen'in kusuru monarşiyi tamamen onlara bağlı olarak yarattılar. Küçük konsey gerçek bir kontrol ve denge olarak tasarlanmadı. Bu yüzden, ejderhalar olmadan (krallık) aksırdı, çılgınca beceriksiz ve megalomanyak bir kral, aşk vurgunu bir prens, acımasız bir iç savaş, tahtla ne yapacağını gerçekten bilmeyen ahlaksız bir kral ve sonra kaos.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.08.28 18:19 griljedi GRRM - 2014 Söyleşileri

- "Gerçek hayatta iyiyle kötü arasındaki savaşın en zor yanı, hangisinin hangisi olduğunu belirlemektir... Geleneksel mutlu sonlara karşı içgüdüsel bir güvensizliğim var.”
- 1991'de bu fikri ilk aldığınızda, bunun sadece bir roman değil, birçok roman olduğunu biliyor muydunuz?
Bana gelen ilk sahne, ilk kitabın birinci bölümüydü, ulu kurt yavruları buldukları bölüm. Bu bana birdenbire geldi. Aslında farklı bir roman üzerinde çalışıyordum ve birden o sahneyi gördüm. Yazdığım romana ait değildi ama bana o kadar canlı geldi ki oturup yazmak zorunda kaldım ve bunu yaptığımda ikinci bir bölüm oldu ve ikinci bölüm Catelyn'di. Ned'in yeni döndüğü ve kralın öldüğü mesajını aldığı bölüm ve bu da bir tür farkındalıktı çünkü ilk bölümü yazarken gerçekten ne olduğunu bilmiyordum. Bu kısa bir hikaye mi? Bu bir romanın bölümü mü? Hepsi bu Bran denen çocukla mı ilgili olacak?Ama sonra, ikinci bölümü yazdığımda ve bakış açımı değiştirdiğimde - tam orada, tam başında, Temmuz 91'de önemli bir karar verdim. Tek bir bakış açısına sahip olmaktansa ikinci bir bakış açısına gittiğim dakika, kitabı çok daha büyük yaptığımı biliyordum. Şimdi iki bakış açım vardı ve iki tane elde ettiğinizde, üç, beş veya yedi veya her neyse olabilir. Üç ya da dört bölüm içinde olduğumda bile, büyük olacağını biliyordum.
Başlangıçta, bir üçleme düşündüm ve nihayet piyasaya sürdüğümde, bu şekilde sattım.Üç kitap: A Game of Thrones, A Dance With Dragons, Winds of Winter. Bunlar üç orijinal başlıktı ve üç kitap için kafamda bir yapı vardı. O zamanlar, doksanlı yılların ortalarında fanteziye, altmışlardan beri olduğu gibi üçlemelerin egemenliği altındaydı. Yayıncılığın o küçük ironilerinden birinde Tolkien aslında bir üçleme yazmadı. Yüzüklerin Efendisi adlı uzun bir roman yazdı. Ellili yıllardaki yayıncısı, "Bu tek bir roman olarak yayımlanamayacak kadar uzun. Onu üç kitaba ayıracağız" dedi. Böylece üçlemeyi elde etti, Yüzüklerin Efendisi o kadar büyük bir başarıya dönüştü ki yirmi yıldan fazla bir süredir diğer tüm fantezi yazarları üçleme yazıyordu. Bu kalıbı kararlı bir şekilde kıran, sanırım bir üçleme olarak da başlayan, ancak hızla ötesine geçen The Wheel of Time ile Robert Jordan'dı ve insanlar şunu görmeye başladı, "Hayır, daha uzun. Esasen bir mega romanınız olabilir! " Ve nihayetinde ben de aynı farkındalığa ulaştım, ancak '95'e kadar, A Game of Thrones'da zaten bin beş yüz el yazması sayfam olduğu ve sonuna kadar bile yaklaşmadığım ortaya çıktığında... Böylece benim üçlemem o noktada dört kitap oldu. Sonra, daha sonraki bir noktada, altı kitap oldu. Ve şimdi yedi kitapta sabit tutuyor.
İnşallah yedi kitapta bitirebilirim.
Büyük, biliyor musun? Ve gerçek şu ki, bu bir üçleme değil.Uzun bir roman. Gerçekten çok uzun bir roman. Bu bir hikaye ve hepsi bittiğinde, bir kutu setine koyacaklar ve bundan yirmi yıl sonra ya da bundan yüz yıl sonra hala okuyan biri varsa, hepsini birlikte okuyacaklar. Başından sonuna kadar okuyacaklar ve benim yaptığım gibi, hangi kitapta neler olduğunu unutacaklar.
- Kışyarı'nda geçen sahneleri yazarken ve birdenbire tamamen farklı bir konumla Daenerys sahnesine sahip olurken, sizin için büyük bir değişim miydi?
Oldukça erken bir tarihte, 91 yazında Daenerys'e ait şeyler vardı. Onun başka bir kıtada olduğunu biliyordum. Sanırım o zamana kadar zaten bir harita çizmiştim - ve üzerinde değildi. Westeros olarak anılacak tek kıtanın haritasını çizmiştim ama o sürgündeydi ve bunu biliyordum ve bu yapıdan bir nevi ayrılıştı. Kitabın başlangıç ​​yapısı açısından Tolkien'den ödünç aldığım bir şey. Yüzüklerin Efendisine bakarsanShire'da her şey Bilbo'nun doğum günü partisiyle başlar. Çok küçük bir odağınız var. Kitabın hemen başında Shire'ın bir haritası var - bunun tüm dünya olduğunu düşünüyorsunuz. Ve sonra onun dışına çıkarlar. Kendi içinde epik görünen Shire'ı geçerler ve sonra dünya büyüyor, büyüyor ve büyüyor... Ve sonra daha fazla karakter eklerler ve sonra bu karakterler ayrılır. Esasen oradaki ustaya baktım ve aynı yapıyı benimsedim. Taht Oyunları'ndaki her şey Kışyarı'nda başlar. Orada herkes bir aradadır ve sonra daha fazla insanla tanışırsınız ve nihayetinde ayrılırlar ve farklı yönlere giderler. Ancak bundan ilkinden ayrılan, her zaman ayrı olan Daenerys'ti. Sanki Tolkien, Bilbo'ya sahip olmanın yanı sıra, kitabın başından beri ara sıra bir Faramir bölümüne atılmış gibi.
- Aslında Daenerys, Kışyarı’na (sahnelerine) bağlıydı çünkü onun ailesine olanlar hakkında konuşulduğunu okuduk.
Örtüşmeler görüyorsunuz. Daenerys evlenir ve Robert, Daenerys'in yeni evlendiği raporunu alır ve buna ve yarattığı tehdide tepki verir.
- Çok güçlü ters dönüşleriniz var, okuyucunun dengesini bozuyorsunuz. Önceleri Sword in the Stone bölgesinde olduğunuzu düşünebilirsiniz, kitabın dönüşeceği halini düşünebilirsiniz; örneğin kahramanın Bran olduğunu düşünebilirsiniz ama sonra sizinle okuyucu arasında hilekar bir oyuna dönüşmüş gibi...
Sanırım okumak istediğini yazıyorsun. Bayonne'de çocukluğumdan beri okurdum, doymak bilmez bir okurdum. "George, burnu kitapta" diye seslenirlerdi. Bu yüzden hayatımda birçok hikaye okudum ve bazıları beni çok derinden etkiledi; diğerlerini ben onları yere koyduktan beş dakika sonra unuttum. Gerçekten takdir etmeye başladığım şeylerden biri, benim kurgumda bir tür öngörülemezlik. Beni nereye gittiğini gördüğüm bir kitaptan daha çabuk sıkan hiçbir şey yok. Siz de okudunuz. Yeni bir kitap açarsınız ve ilk bölümü, belki ilk iki bölümü okursunuz ve geri kalanını bile okumanıza gerek kalmaz. Tam olarak nereye gittiğini görebilirsiniz. Sanırım ben büyürken ve televizyon seyrederken bunun bir kısmını aldım. Annem olayların nereye gittiğini her zaman tahmin ederdi, ister I Love Lucy ister onun gibi bir şey olsun. "Pekala, bu olacak" derdi. Ve tabii ki, olur! Ve hiçbir şey daha hoş değildi, farklı bir şey olduğunda aniden bir şaşırırdı, twsit haklı olduğu sürece.
Bir anlam ifade etmeyen gelişigüzel dönüşler yapamazsınız. İşlerin takip etmesi gerekiyor. Sonunda "Aman Tanrım, bunun olacağını görmedim ama önceden haber verildi; burada bir ipucu vardı, orada bir ipucu vardı. Onu görmeliydim geliyor. " demelisiniz ve bu benim için çok tatmin edici. Bunu okuduğum kurguda ararım ve kendi kurguma yerleştirmeye çalışırım.
- Bran'ın itilmesi gibi, bunu da önceden haber veriyorsunuz, böylece okuyucu aldatılmış hissetmez. Kızıl Düğün de aynı.
Kurgu ve yaşam arasında her zaman bir gerilim vardır. Kurgu, hayattan daha fazla yapıya sahiptir. Ama yapıyı saklamalıyız. Sanırım yazarı saklamalıyız ve bir hikayeyi gerçekmiş gibi göstermeliyiz. Çok fazla hikaye çok yapılandırılmış ve çok tanıdık. Okuma şeklimiz, televizyon izleme şeklimiz, sinemaya gitme şeklimiz, hepsi bize bir hikayenin nasıl gideceğine dair belirli beklentiler verir. Gerçek hikayeden tamamen bağımsız olan nedenlerle bile. Sinemaya gidiyorsun, büyük yıldız kim? Tamam, Tom Cruise yıldızsa, Tom Cruise ilk sahnede ölmeyecek, biliyor musun? Çünkü o yıldız! Geçmesi gerekiyor. Veya bir TV şovu izliyorsunuz ve adı Castle. Castle karakterinin oldukça güvenli olduğunu biliyorsunuz. Önümüzdeki hafta ve sonraki hafta da orada olacak.
İdeal olarak bunu bilmemelisin. Duygusal katılım, bir şekilde bunu aşabilirsek daha büyük olurdu. Yani yapmaya çalıştığım şey bu, biliyor musun? Bran, önsözden sonra tanıştığınız başlıca karakterlerden ilki. Yani "Oh, tamam, bu Bran'ın hikayesi, Bran burada bir kahraman olacak" diye düşünüyorsunuz. Ve sonra: Hata! Orada Bran'a ne oldu? Hemen kuralları değiştiriyorsunuz. Ve umarım bu noktadan sonra okuyucu biraz belirsizdir. “Bu filmde kimin güvende olduğunu bilmiyorum.” Bunu dedirtmek gerekir. Ve insanlar bana “Kitaplarda kimin güvende olduğunu asla bilemiyorum. Asla rahatlayamam. " dediğinde bunu seviyorum. Bunu kitaplarımda istiyorum. Ve bunu okuduğum kitaplarda da istiyorum. Her şeyin olabileceğini hissetmek istiyorum. Alfred Hitchcock bunu yapan ilk kişilerden biriydi, en ünlüsü Psycho'da. Psycho'yu izlemeye başlıyorsun ve onun kahraman olduğunu düşünüyorsun. Öyle mi? Onu sonuna kadar takip ettin. O duşta ölemez!
- Ned korucunun kafasını kestiğinde belirsizliğe erken işaret edersin ama o yanılıyor. Kesin değil. Ve hatta Jaime Lannister, Bran'ı pencereden dışarı ittiği sahneden sonra Tyrion ile dostça bir ilişki kurar. Onun başka bir yanını görüyorsunuz.
Gerçek insanlar karmaşıktır. Gerçek insanlar bizi şaşırtıyor ve farklı günlerde farklı şeyler yapıyorlar. Santa Fe'de birkaç ay önce satın alıp yeniden açtığım küçük bir tiyatrom var. Bazı yazar etkinlikleri düzenliyoruz. Birkaç hafta önce bir imza için Pat Conroy vardı. Harika yazar, harika Amerikalı yazarlarımızdan biri. Ve kariyerinin çoğunu babası hakkında bu kitapları yazarak geçirdi. Bazen anı olarak, bazen kurgu olarak atılıyor, ancak babasıyla olan sorunlu ilişkisinin, ona farklı bir isim ve farklı bir meslek verdiğinde ve tüm bunlara rağmen baktığını görebilirsiniz. Her ne şekilde olursa olsun, Pat Conroy’un babası Büyük Santini karakteri, modern edebiyatın en büyük karmaşık karakterlerinden biridir. O çirkin bir tacizci, çocuklarını terörize ediyor, karısını dövüyor, ama aynı zamanda bir savaş kahramanı, bir dövüşçü ve tüm bunlar. The Prince of Tides'daki karakter gibi bazı sahnelerde, bir kaplan satın aldığı ve bir benzin istasyonu açmaya çalıştığı ve işler ters gittiği, neredeyse bir Ralph Kramden komik adamıdır. Bunu okuyorsun ve hepsi aynı adam ve bazen ona hayranlık duyuyorsun ve bazen ona karşı nefret ve tiksinme hissediyorsun ve oğlum, bu çok gerçek. Hayatımızdaki gerçek insanlara bazen böyle tepki veririz.
- Kitaplarınızda kadınlar güçlüdür.
Ama ataerkil bir toplumda mücadele ediyorlar, bu yüzden her zaman üstesinden gelmeleri gereken engeller var ki bu gerçek orta çağların hikayesiydi. Aquitane'li Eleanor gibi güçlü bir kadına sahip olabilirsiniz, iki kralın karısı olabilirdi ve yine de kocası, sırf ona kızdığı için onu on yıl hapse atabilirdi. Farklı zamanlardı ve bu bir fantezi dünyası, bu yüzden daha da farklı.
- Sonunda hangi strateji işe yarayacak?
Bu (hikayeyi) söylemek olurdu. Görmek için sonuna kadar gitmelisin.
- Karakterleriniz için, Jaime'nin Brienne of Tarth ile seyahat etmesi gibi harika ters karakterleriniz var. Tazı ile Arya gibi başka eşleşmeler de var. Bilinçli olarak ters karakter mi yaratıyorsunuz?
Drama çatışmadan ortaya çıkıyor, bu yüzden birbirinden çok farklı iki karakteri bir araya getirip geride durup kıvılcımların uçuşunu seyretmeyi seviyorsunuz. Bu size daha iyi diyalog ve daha iyi durumlar kazandırır.
- Tyrion için Joffrey’in ölümü işleri daha iyi yapmaz, işleri daha da kötüleştirir. Tyrion'un başı büyük belada ve tüm seri boyunca bir noktaya değinmeye çalıştığım bir şeyi kanıtlıyor: Kararların sonuçları var. Robb, Frey Hanesi'ne sözünü tutmaz ve Frey’in kızlarından biriyle evlenmezse, bunun onun için korkunç sonuçları olur. Tyrion’un sorunlarından biri de geveze olmasıydı. Serinin başından beri bir şeyler söylüyor, Cersei'ye bu üstü kapalı tehditler - "Bir gün bunun için seni alacağım, bir gün neşen ağzında küle dönecek." Şimdi, tüm bu açıklamalar onu gerçekten suçlu gösteriyor.
Sanırım katilin amacı, bunu başka bir Kızıl Düğün haline getirmek değil - Kızıl Düğün çok açık bir şekilde cinayet ve kasaplıktı. Bence Joffrey’in ölümüyle ilgili fikir, onu bir kaza gibi göstermekti - birisi kutlama yapıyor, Heimlich manevrasını icat etmemişler, bu yüzden birisi boğazına yemek taktığında, bu çok ciddidir. Bunu biraz İngiltere Kralı Stephen'ın oğlu Eustace'in ölümüne dayandırdım. Stephen, tacı kuzeni İmparatoriçe Maude'dan gasp etmişti ve uzun bir iç savaşla savaştılar ve anarşi ile savaş ikinci nesle aktarılacaktı çünkü Maude'un bir oğlu, Henry ve Stephen'ın bir oğlu vardı. Ama Eustace bir ziyafette boğularak öldü. İnsanlar hala bin yıl sonra tartışıyorlar: Boğuldu mu yoksa zehirlendi mi? Çünkü Eustace'i ortadan kaldırarak İngiliz iç savaşını sona erdiren bir barış getirdi. Eustace’ın ölümü [tesadüfi olarak] kabul edildi ve bence buradaki katillerin umduğu şey buydu - tüm krallık Joffrey’in bir parça turta üzerinde boğulup öldüğünü görecek. Ama güvenmedikleri şey, Cersei’nin bunun cinayet olduğuna dair acil varsayımıydı. Cersei bir an bile buna kanmadı. Bunun kaza sonucu bir ölüm olduğuna inanmıyor. Sahnenin çekildiğini gördünüz, boğulma ihtimali olduğu için mi karşımıza çıkıyor yoksa zehirlendiği çok açık mı?
- Neden “Buz ve Ateş Şarkısı” romanlarınıza tecavüz veya cinsel şiddet olaylarını dahil ettiniz? Bu sahnelerle daha büyük hangi temaları ortaya çıkarmaya çalışıyorsunuz?
Bir sanatçının gerçeği söyleme yükümlülüğü vardır. Romanlarım epik fantezi ama tarihten ilhama dayanıyorlar. Tecavüz ve cinsel şiddet, eski Sümerlerden günümüze kadar yapılan her savaşın bir parçası olmuştur. Onları savaşa ve güce odaklanan bir anlatımdan çıkarmak, temelde yanlış ve sahtekârlık olurdu ve kitapların temalarından birini baltalardı: insanlık tarihinin gerçek dehşetinin orklardan ve Kara Lordlardan değil, bizden kaynaklandığı... Biz canavarlarız. (Ve kahramanlar da). Her birimizin kendi içinde büyük iyilik ve büyük kötülük kapasitesi vardır.
- Kitapların bazı eleştirmenleri, bu tür sahnelerin Westeros dünyasının genellikle karanlık ve ahlaksız bir yer olduğunu göstermesi amaçlansa bile, romanların seyri boyunca bu anlara aşırı bir güven duyulduğunu ve belirli bir noktada olduklarını söylediler, artık şok edici değil ve heyecan verici hale geliyor. Bu eleştiriye nasıl yanıt veriyorsunuz?
Westeros'un "karanlık ve ahlaksız bir yer" olduğu fikrine itiraz etmeliyim. Burası Disneyland Orta Çağları değil, hayır ve bu oldukça kasıtlı ... ama kendi dünyamızdan daha karanlık veya ahlaksız da değil. Tarih kanla yazılır. Cinsel veya başka türlü "Buz ve Ateşin Şarkısı" ndaki vahşet, herhangi bir iyi tarih kitabında bulunabileceklerle karşılaştırıldığında soluk kalır.
Bazı cinsel şiddet sahnelerinin heyecan verici olduğu eleştirisine gelince, bana bu eleştirmenler hakkında kitaplarımdan daha çok şey söylüyor gibi geliyor. Belki onlar bazı sahneleri heyecan verici bulmuşlardır. Okuyucularımın çoğu, sanırım onları amaçlandığı gibi okudu.
Yazar olarak kariyerimin en başından beri felsefemin "göster, söyleme" felsefesi olduğunu söyleyeceğim. Kitaplarımda ne olursa olsun, eylemi özetlemek yerine okuyucuyu bunun ortasına koymaya çalışıyorum. Bu, canlı duyusal ayrıntılar gerektirir. Mesafe istemiyorum, seni oraya koymak istiyorum. Söz konusu sahne bir seks sahnesi olduğunda, bazı okuyucular bunu son derece rahatsız buluyor… ve bu cinsel şiddet sahneleri için on kat daha doğru.
Ama olması gerektiği gibi. Bazı sahneler rahatsız edici, rahatsız edici ve okunması zor olabilir.
- Martin, HBO şovunda yapılan küçük değişikliklerin daha sonra oradaki hikaye üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olacağı hakkında biraz konuşuyor. TV yapımcılarının yaptığı seçimleri kontrol etmediğini bize bildirdiğinizden emin oldu.
- Robert’s Rebellion hakkında bir kitap yazacak mısın?
"Muhtemelen değil." Sonraki iki kitapta Robert’s Rebellion’a daha çok geri dönüşler ve imalar olacak. "Bu serinin sonunda olan her şeyi öğreneceksin". Bununla ilgili bir kitap o zaman çok ilginç olmazdı.
- Bize bir warg ejderha binicisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bir ejderhayı warglayan birinin geçmişte emsali yoktur. Ejderha ve binici arasındaki efsanevi bağın zengin bir tarihi var. Çok uzaklardan (hmm) bile sürücülerine yanıt veren ejderhaların gerçek ve çok güçlü bir bağ olduğunu gösteren örnekler olmuştur. Bununla ilgili daha çok şey öğreneceğiz. Okumaya devam edin.
- ASOIAF’taki en favori alıntınız nedir?
Tek bir tane yok ama Septon Meribald’ın savaş hakkında yaptığı konuşmayı seviyorum.
- Kendinizi kitaplarda hangi karakter olarak görüyorsunuz? İçinde en çok hangi karakter var?
Tyrion demek isterdim ama bu gerçekten Samwell Tarly. Tyrion daha çok aksiyon alıyor, daha çok yatıyor (kahkahalar) ama ben daha çok Sam gibiyim.
- Bir kitap okuyucu olarak, şovdaki benzer durumu izlemeden önce bunu okumak çok tatmin ediciydi (Arya, show’da Polliver'ı öldürürken Lommy'den söz ediyor, kitaplarda Raff). Bahsettiğiniz gibi, şov içeriğini kontrol edemezsiniz. Sezon 5'e doğru ilerlerken böyle açıklamaların önünde kalmak için daha fazla bölüm yayınlamayı planlıyor musunuz? Ayrıca Arya, o bölümde beklediğimizden çok daha yaşlı görünüyor. “Mercy”, gelecekte Dans'ın sonundan itibaren bir yıldan fazla mı oluyor yoksa sadece Arya'nın her zaman yaşından büyük görünmesi mi meselesi mi?
- [Martin'den büyük bir sessizlik]. Bu bölüm yaklaşık on yıl önce yazılmıştı ve önce Ziyafet'in sonunda olması gerekiyordu, ardından Dans'ın sonuna dahil edilmişti ama bir sondan çok bir başlangıç ​​gibi görünüyor, bu yüzden epey hareket etti. Çocukların biraz büyüyebilmesi için kitaplarda olması gereken beş yıllık boşluğun da bir parçasıydı. Bu, Arya ve Bran gibi karakterler için işe yaradı, ancak Jon Snow veya diğerleri için hiç işe yaramadı. Beş yıl önce Gece Nöbetçileri'nin Lord Kumandanı oldum. O zamandan beri pek bir şey olmadı… ”(kahkahalar). Arya'yı şimdiki yaşına geri getirmek için o bölümde biraz çalıştım. Orada zaman aralığı yok (hikaye dizisinde tam olarak ne zaman geldiğini söylemiyor). Unutmayın, bu bir önizleme bölümüdür, yine de geri dönüp yayınlanmadan önce üzerinde yeniden çalışabilirim.
[Sorum bu olduğu için tahmin ettiğime eminim ama Martin, Arya'nın yaşının burada bir sorun gibi göründüğünü biraz düşünmüş görünüyor. Bir çeşit, "O lanet bölümü bir daha yeniden yazmayacağım." 5. sezondan önce daha fazla önizleme bölümü yayımlayıp yayımlamayacağına dair gerçek bir yorum ve gösteriye neyin girileceğini kontrol etmediğine dair başka bir hatırlatma yok.]
- Tyrion babasıyla yüzleşmek için gittiğinde, ne yapacağını düşünüyor? Onunla sadece sohbet mi ediyorsun?
O noktada bunu düşündüğünü sanmıyorum. O sırada sefilleri oynuyor. Her şeyini kaybetti. Güvenli bir yere kaçırılacak ama orada ne yapacak? Lannister Hanesi'ndeki yerini kaybetti, saraydaki yerini kaybetti, tüm altınını kaybetti - bu, hayatı boyunca onu ayakta tutan tek şeydi. Cüce olmanın dezavantajları ne olursa olsun, şövalye olmak için gerekli fiziksel yetenekleri yoktu, ancak eski ve güçlü bir ismin ve bir şeyler satın almak isteyebileceği tüm altının büyük avantajına sahipti. Bronn gibi takipçileri ve onu savunmak için diğer insanları... Şimdi tüm bunları kaybetti ve aynı zamanda, kayıtsız şartsız sevdiği ve her zaman onun yanında olduğu tek kan bağı Jamie'nin hayatının bu travmatik olayında, nihai ihanette rol oynadığını öğrendi. O kadar incindi ki diğer insanları incitmek istiyor ve Shae'nin kendisine söylediği hesaptan nerede olduğunu anladığı ve bu merdivenin bir zamanlar onun olan bir oda olduğunu bildiği bir heves anı, şimdi babası ondan gasp etti. Bu yüzden babasını görmek için yukarı çıkıyor ve oraya vardığında ne söyleyeceğini ya da yapacağını bildiğini sanmıyorum ama - bir kısmı bunu yapmaya mecbur hissediyor. Ve tabii ki sonra Shae'yi orada buluyoruz, bu onun için ek bir şok, karnındaki ek bir bıçak.
Bence bazen insanlar çok zorlanıyor, bazen insanlar kırılıyor. Ve bence Tyrion zirve noktasına ulaştı. Cehennemden geçti, defalarca ölümle yüz yüze geldi ve gördüğü gibi bakmaya çalıştığı, onayını kazanmaya çalıştığı tüm insanlar tarafından ihanete uğradı. Hayatı boyunca babasının onayını almaya çalışıyordu. Ve şüphelerine rağmen, Shae'ye aşık oldu, kalbini ona vermesine izin verdi. Artık yapamayacağı bir noktaya ulaşır. Sanırım iki eylem, birbirlerinin anlarında gerçekleşse de oldukça farklı. Lord Tywin'e öfkeliydi çünkü ilk karısı ve ona olanlar hakkındaki gerçeği öğrendi ve Tywin ona fahişe demeye devam ediyor - Lord Tywin'in mantığına göre... Lord Tywin, Tyrion'u sevmediği için kimsenin Tyrion'u sevemeyeceğine inanıyor. Demek ki cüceyi Lannister olduğu için yatağına yatırmaya çalışan alt sınıftan bir kız olduğu açık, böylece leydi olabilir, parası olabilir ve bir şatoda yaşayabilir. Yani temelde bir fahişe olmaya eşdeğer - statüye sahip olduğu için ona bayılıyor ve Tyrion'a bu konuda bir ders vermeye çalışıyor. Ve böylece yarasına tuz dökmeye benzeyen "fahişe" kelimesini kullanmaya devam etti ve Tyrion ona bunu yapmamasını, o kelimeyi bir daha söyleme dedi. Ve o kelimeyi tekrar söyledi ve o anda, Tyrion'un parmağı tetiğe bastı.
Shae ile bu çok daha kasıtlı ve bazı yönlerden daha acımasız bir şey. Bu anlık bir hareket değil, çünkü onu yavaşça boğuyor ve kadın kurtulmaya çalışıyor, kavga ediyor. İstediği zaman bırakabilirdi ama öfkesi ve ihanet duygusu o kadar güçlü ki bitene kadar durmuyor ve bu muhtemelen şimdiye kadar yaptığı en kara eylemdi. Lord Tywin'in yaptığı küçük gösteriden sonra onu terk ederek ilk karısına yaptığı şey ve onun ruhunun büyük suçu bu... Şimdi Westeros standartlarına göre, bu hiç de suç sayılmaz - "Yani bir lord, bir fahişeyi öldürdü, sorun değil." Bunun için, düşük doğumlu kadınlara, fahişelere ve meyhane fahişelerine hor gören, onları kullanan ve atan diğer lordlardan ve şövalyelerden daha fazla cezalandırılması olası değildir. Bu dünya için bir şey değil ama yine ona musallat olacak bir şey olsa da babasını öldürme eylemi sonsuza dek arkasını olmayacak bir şeydi çünkü hiçbir insan bir akraba katili kadar lanetli değildir.
Tywin, Shae'yi biliyordu. Muhtemelen onun, açıkça “o fahişeyi saraya getirmeyeceksin” dediği ve Tyrion'un ona tekrar meydan okuduğunu ve o fahişeyi saraya çıkardığını söylediği aynı kamp takipçisi olduğunu anladı. Burada tam olarak ne olduğuna gelince, bu gerçekten konuşmak istemediğim bir şey çünkü hala açıklayamadığım ve daha sonraki kitaplarda açıklanacak yönleri var. Ancak tüm bunlarda Varys'in rolü de dikkate alınması gereken bir konudur. Kitaplardaki Shae, Tyrion hakkında başka bir john(?) kadar umursamayan, kampı takip eden, manipülatif bir fahişedir ama o, küçük bir genç seks kedisi gibi, tüm fantezilerini besleyen çok uyumludur; o gerçekten sadece para ve statü için yaşıyor. O, Tywin'in Tyrion’un ilk karısının aslında olmadığını düşündüğü her şeydir.
- Ona ilham veren Frost şiiri dünyanın sonu hakkındadır ve bu, Martin'in icat ettiği evrenin yedinci kitabın sonunda sıcak ya da soğuk ya da muhtemelen her ikisi ile yok olması gerektiğini ima ediyor gibi görünüyor.
Yazar kıkırdıyor: "Bu konuda yorum yapmayacağım. Bunun için iki kitap için endişelenebilirsin. Ama tüm insanların ölmesi gerektiği doğru."
- Web sitelerinde görünen birçok hayran teorisi sorulduğunda Martin şunları söyledi: "Bu konuyla boğuştum, çünkü okuyucularımı şaşırtmak istiyorum. Bir okuyucu olarak öngörülebilir kurgudan nefret ediyorum, öngörülebilir kurgu yazmak istemiyorum. "Okuyucumu şaşırtmak ve memnun etmek ve onları geldiğini görmedikleri yönlere götürmek istiyorum ama planları değiştiremem. 90'lı yıllarda ilk fan panolarını okumamın ve durmamın nedenlerinden biri de bu. Birincisi, zamanım yoktu, ancak iki konu tam da bu. O kadar çok okuyucu kitapları o kadar dikkatle okuyordu ki bazı teoriler ortaya atıyorlardı ve bu teorilerin bazıları eğlenceli boğalar ve yaratıcı olsa da, teorilerin bazıları haklı. En az bir veya iki okuyucu, kitaplara yerleştirdiğim ve doğru çözüme ulaştığım son derece ince ve belirsiz ipuçlarını bir araya getirmişti. Öyleyse ne yapmalıyım? Değiştiriyor muyum? Bu konuyla boğuştum ve bunu değiştirmenin bir felaket olacağı sonucuna vardım çünkü ipuçları vardı. Bunu yapamazsın, o yüzden ben devam edeceğim.”
- "Kurtlar, Amerika'nın soyundan gelen ve binlerce yıl öncesine dayanan Avrupa folklorunun bir parçasıdır. Roma, Romulus ve Remus'ta - kurtlar ve insanlar arasında her zaman bu ilişki vardır." Bu ilişki Martin'in dizisinde defalarca görülüyor ve Martin'in son iki kitap sonunda piyasaya sürülürken devam edeceğini söyleyeceği bir şey. Özellikle Arya'nın kurdu Nymeria önemli bir rol oynayacak. "Biliyor musun, bir şeyler hakkında bilgi vermekten hoşlanmam." diyor Martin, yüzüne yayılan bir gülümsemeyle. "Ama kullanmayı düşünmediğiniz sürece dev bir kurt sürüsünü duvara asamazsınız."
- İşinize aşina olmayanlar için dizi hayali bir dünyada geçiyor. Krallığın kontrolü için bir mücadele var. Bu hanedan savaşı, esasen üç ana olay örgüsünden biridir. Bu tür insanüstü karakterleri içeren başka olay örgüsü satırları da var ve sonra eski tahtının geri dönüşünü arayan sürgün Targaryen kızı var. Neden bu üç ana olay örgüsü?
- Tabii ki uzakta olan iki şey var - Sur’un kuzeyindeki şeyler (Diğerleri) ve sonra diğer kıtada ejderhalarıyla Targaryen var - elbette "Buz ve Ateşin Şarkısı" başlığının buz ve ateşi. . " Yedi krallığın başkenti olan King's Landing'de ortada meydana gelen merkezi şeyler, çok daha fazlası tarihi olaylara ve tarihi kurguya dayanıyor. Güllerin Savaşları'ndan ve 100 Yıl Savaşları etrafındaki diğer bazı çatışmalardan gevşek bir şekilde alınmıştır, ancak elbette fantastik bir twist ile. Biliyorsunuz, başladığım dinamiklerden biri, King's Landing'deki yedi krallık içindeki küçük güç mücadeleleri tarafından bu kadar tüketilen insanlardı - kim kral olacak? Küçük Konsey'de kimler olacak? Politikaları kim belirleyecek? - krallıklarının çevresinde çok uzakta meydana gelen çok daha büyük ve daha tehlikeli tehditlere karşı körler...
Ve tabii ki, bunu tarih boyunca görebilirsiniz. Tarihte yer alan ortak bir dinamiktir. Biliyorsunuz, Yunan şehir devletleri, İsa'nın doğumundan önce, biliyorsunuz, Makedonyalı Philip hepsini fethetmek için ordularını oluştursa bile birbirleriyle kavga ediyorlar ama bunu modern zamanlarda bile görüyorsunuz, biliyorsunuz - Fransa'nın Üçüncü Cumhuriyet döneminde, Nazi tehdidi yükselirken siyasi mücadeleleri... Ancak Fransız siyasetçiler neredeyse Nazilerle arkadaş olmayı tercih ediyorlardı. Ve belki modern gündeki derslerimiz de. Kim bilir? Demek istediğim, şu anda dünyamızda iklim değişikliği gibi şeyler oluyor, bu, nihayetinde tüm dünya için bir tehdit. Ama insanlar onu politik bir futbol yerine kullanıyorlar, bilirsiniz… Herkesin bir araya geleceğini düşünürsünüz.
Bu, muhtemelen insan ırkını yok edebilecek bir şey. Bu yüzden, özellikle modern zaman meselesine değil, kitabın yapısıyla ilgili genel bir şey olarak bir analog yapmak istedim.
- Kitapta ( Buz ve Ateşin Dünyası) ipuçları bulmayı uman hayranlar için bir soru kalıyor: Tarih tekerrür eder mi? Martin’in arsız yanıtı: “Yankılanan bir evet ve hayır. Biraz belki. "
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.08.19 02:40 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

https://preview.redd.it/bwzck3g5uuh51.png?width=854&format=png&auto=webp&s=1fafe6187a0c586b939eb4c4a049739b01cd5096

Marksizm

7.1

İçinde bulunduğumuz zaman Proudhon’un 1848’de tarif ettiğinden farklı bir hal almıştır. Mülksüzleştirme her bakımdan artmıştır. Sosyalizmden altmış yıl öncesine göre daha uzağız.
Altmış yıl önce Proudhon, bir devrim anında, bütünü yeniden şekillendirme arzusu anında halkına o an için ne yapılması gerektiğini söyleyebilirdi.
Bugün halk ayaklansa bile, o zaman çok önemli olan bir husus artık tek başına belirleyici olmaz. Ayrıca iki bakımdan tam bir halk artık yoktur: adına proleterya denilenler kendiliğinden bir halkın cisimleşmiş hali hiçbir zaman olamayacaktır, öte yandan uluslar, üretim ve ticarette birbirlerine o kadar bağımlıdırlar ki tek bir halk artık halk değildir. Fakat insanoğlu birlikten uzaktır ve yeni küçük birimler, topluluklar ve halklar tekrar vücut bulana kadar da birlik olamayacaktır.
Proudhon, özellikle ruhsal ve psikolojik yaşamın yükselme anında ve de her devrime eşlik eden bireylerin orjinalliği ve kararlığı anında ve dönemin Fransa’ya has koşullarında (ki önemli bir parasal ve iştirak kapitalizmi ülkesi olmasına rağmen halen daha büyük sanayi kapitalistlerinin ve büyük toprak sahiplerinin ülkesi değildi) tamamen haklıydı. Faiz ile zenginleşmenin devri daimini ve ortadan kaldırılmasını her reformun köşetaşı ve en hızlı, adamakıllı ve acısız bir başlangıç yapılabilecek nokta olduğunu dikkate almakta haklıydı.
Gerçekten de haksız zenginleşmenin, sömürünün, kendileri için değil de başkaları için çalışan insanların ortaya çıktığı koşullarımızın üç noktası bulunmaktadır. Tıpkı fizik, kimya ya da astronomideki hareketlerde olduğu gibi toplumsal süreçlerin hareketinin her noktasında önemli olan işte bu tür bir sabit kaynak ve daimi sebeptir. Özgün bir sebebi her hangi bir geçmişte ya da ilkel koşulda soruşturmak her zaman yanlış ve verimsizdir: Hiçbir şey sadece bir kez meydana gelmez, her şey daimi bir oluş içerisindedir ve hiçbir orijinal şey yoktur, sadece sabit hareketler ve sabit ilişkiler vardır.
Ekonomik köleliğin üç ana özelliği aşağıdadır:
Birincisi, toprağın özel mülkiyetidir. Bu, mülksüzleştirilmiş, yaşamak isteyen şahsın, kendisini toprağı sürme ve dolaylı ya da dolaysız toprağın ürünlerini kullanma olanağından yoksun bırakan kişiye karşı izin isteyici, bağımlı bir tavır sergilemesi ile sonuçlanır. Toprağın özel mülkiyetinden ve onun doğal sonucu olan mülkiyetsizlikten kölelik, itaat, haraç, faiz, proletarya çıkar.
her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır
İkincisi, her ihtiyaca süre tahdidi olmaksızın ve değiştirilmeksizin hizmet eden bir takas aracı ile takas ekonomisinde malların dolaşımıdır. Altın bir taş, yüzyıllar boyunca değişmeden durmasına rağmen sadece ona sahip olmayı kıymetli gören, mücevher ya da gösteriş ihtiyacını tatmin etmek adına ona sahip olmak için emeğinin ürünlerinden vazgeçmeye istekli olan kişi açısından bir değere sahiptir. Malların çoğu atıl kalarak ya da kullanılarak maddi değerini de kaybeder ve tüketimde hızlıca yok edilir. Bu mallar takas amacıyla, karşılığında aynı amaçla üretilmiş eşyanın kullanımını elde etmek için üretilir. Para çok önemli bir istisnadır, zira takas edildiği halde gerçekte kullanılmaz. Para teorisyenleri tarafından bunun aksini söyleyen açıklamalar aksine kötü bir vicdanı yansıtır. Buna göre bir ürünün eşit değere sahip bir ürünle takas edilmesinin beklendiği adil bir takas ekonomisinde paramıza mütekabil bir dolaşım aracı gerekecektir ve muhtemelen buna “para” denecektir. Ancak bu, paramızın belirleyici niteliğine – mutlak değere sahip olma ve de başkalarının aleyhine onu kazanmayan kişilere hizmet etme niteliğine – sahip olmayacaktır. Burada konu dışında tutulacak olan, hırsızlık ihtimali değildir; her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır ve serbest ticaretin bürokratik otoriteyle ikame edileceği ve kimin ne kadar çalışmak ve tüketmek zorunda olduğunun belirlendiği devlet köleliğinde bir anlam taşır. Fakat aksine serbest takas ekonomisinde para diğer tüm emtialar gibi olmalıdır ki bugün esasen emtiadan farklıdır ve hala genel bir takas aracı olarak durmaktadır: diğer tüm emtialar gibi çifte takas ve tüketim niteliği taşımaktadır. Adil bir takas toplumunda bile takas aracı tüketilemezse ve zamanla değerini kaybetmezse zararlı büyük miktar sahipliğini ve dolayısıyla yan hakları elde etme ihtimali düşünülmeden reddedilemez. Gerçi bilinen tarihte, büyük toprak sahipliği ve sonuç olarak tüm sömürü biçimlerinde veraset ve benzeri (aygıtlar) iktidar ve devlet koruması ile kıyaslandığında yalnızca tali bir rol oynadı. Bu bakımdan Silvio Gesell’in önerisi (yani günümüzde olduğu gibi yıllar geçtikçe değer kazanmayan, aksine başından itibaren gittikçe değer kaybeden, böylelikle kişinin bir malı karşılığında elde ettiği bir miktar paranın mümkün olan en kısa zamanda tekrar bir ürün için takas etmenin haricinde hiçbir baskılayıcı bir çıkarının olmayacağı bir para çeşidi bulmak) değerlidir. Silvio Gesell, Proudhon’dan bir şeyler öğrenmiş, onun büyüklüğünü tanımış ve onu temel alarak bağımsız bir şekilde daha ileri fikirlere ulaşmış çok az kişiden biridir. Bu yeni paranın dolaşım akışına nasıl canlı bir hareketlilik getireceğine dair, nasıl üretim ve takas aracını elde ederken hiç kimsenin tüketim harici bir çıkarının olmayacağına ilişkin tarifi, tamamen, hızlı para dolaşımının kamusal ve özel yaşamda nasıl neşe ve canlılık getirdiğini, öte yandan piyasadaki bir tıkanmanın ve daimi paranın yavaş dolaşımının da enerjimizin durmasına ve ruhumuzun durağanlaşmasına sebep olduğunu öğreten Proudhon’un ruhundan kaynaklanmaktadır. Yağma tehlikesi barındırmayan objektif bir takas aracının bulunup bulunmayacağı – bu sorunun sorulmasıyla ilgili en önemli şey sadece sorulabilmiş olmasıdır – geleceğe ait bir mesele değildir. Aksine mesele para dolaşımının diğer iki noktayı belirleyici bir şekilde etkileyen kalkış noktası olup olmadığı ya da olup olamayacağıdır. Ancak burada şunun söylenmesi gerekir: eğer tarihin belirli bir noktasında, ki 1848’de Fransa’da olan buydu, mütekabiliyet takas ekonomisine sokulduysa, bu, büyük toprak sahipliği ve artı-değerin sonunu imlemiş olmalıdır.
Ekonomik köleliğin üçüncü kilit özelliği, buna göre, artı değerdir. İlk olarak söylenmesi gereken şey şudur: eğer kişi bununla ne demek istediğini net olarak ortaya koyup bu tanımına sıkıca bağlı kalmazsa değer kavramı ile pek çok fitne çıkarılabilir. Değer ifadesi anlamında bir talep taşır; bu anlam, kişi potansiyel alıcının cevabının fiyatın söylenmesini, ardından oluştuğunu düşündüğünde netleşir. Bu bakımdan değer öncelikle keyfilikten kaçınır. Fiyatı doğru değer, gerçek değer bağlamında gördüğümüz zaman kavramı biraz daha fazla daraltırız. Değer, fiyat ne olması gerekiyorsa odur, fakat öyle değildir. Bu ilişki her malın fiyat-ilişkisinde bulunur. Bu anlamda “değer” ifadesi, bu sözcüğün kullanımına dikkat eden herkesin fark ettiği gibi, fiyatın değere eşit olduğu, ya da diğer bir deyişle tüm gerçek iş ücretlerinin toplamının malların nihai hallerinin fiyatlarının toplamına eşit olduğu ideal, ya da toplumsalı talebi içerir. Elbette bireyler olarak karşıt duran insanlar her avantajı, sadece malın değil arzu edilen ürünlerin ender bulunurluğunu, özel sebeplerle artan talebin, tüketicinin cehaletinin vs. avantajını da sömürdüğünden hakikatte söylenen fiyatın toplamı ücretlerin toplamından daha fazladır. Belirli kategorilerdeki işçiler bazı koşullar altında bu muayyen avantajların bir kısmından, daha yüksek “maaş” biçiminde yararlanırlar. Eşit derecede yorucu işte çalışan kardeşlerinin maaşları ile kıyaslandığında bu yüksek maaşla çalışan işçilerin avantajı sadece ücret olmaz. Kâr da avantajlıdır. Kompleks ekonomik yaşamın hiçbir detayı, çalışmanın ürettiği her şeyi sadece ücretiyle satın alamayacağı gerçeği ile ilgili hiçbir şeyi değiştiremez. Aksine, kârın satın alım gücü için dikkate değer bir bölüm bırakılmıştır. Yukarıda da önerildiği üzere, hâlihazırda piyasaya mal olarak girmiş üretimin ara aşamaları burada ele alınmamıştır. Çünkü kişi meseleye yakından bakacak olursa malların kapitalist bir üretici tarafından ücretlerle ya da kârla değil sermaye ile (ki bunu yakında daha detaylı göreceğiz), itibar ya da mütekabiliyet yerine sızan bir şeylerle, başka bir kapitalist üreticiden satın alındığını görür. Elbette çalışma (iş), nihayetinde bu sermaye için faizi sağlamak zorunda olandır. Fiyatlarda saklanmıştır ve hâlihazırda yukarda mülkiyetten kaynaklanan kâr şeklindeki bir başka biçim olarak adlandırılmıştır. Zira sermaye akışkan ve hareketli kılınan mülk-sahipliğinin dolaşım ve emek üzerinden elde edilen ürünlerinin biçimidir. Sermaye, görünüşte mülk sahibi olmayanlar açısından bile hala oluşum sürecinde olan bir ürün için maaşları artırma veya bir ürünün bir işleme sürecinden diğerine geçişi sırasında maaşları emeğe ödeme yahut bu ürünlerin ticaretini yapma ve bu ürünleri depoda tutma yoluyla ürünleri edinme aracıdır. Yakında sermayenin bu farklı biçimlerini ve sermayenin şey-gerçeklik, hakiki ruh gerçekliği ve sahte sermaye şeklindeki ayrımlarını ele alacağız.
Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz?
Bu bakımdan değer dediğimiz şey sadece toprağı iyileştirmek ve yeryüzünün ürünlerini çıkarıp işlemek için çalışma yoluyla ortaya çıkar. Fakat işçiler kendilerini kiralamaya, kendi iş kazanımlarının sonuçlarını başkalarına ticari kullanım için belli bir tazminat karşılığında teslim etmeye zorlanırlarsa ürettikleri ürünlerin değeri ile kendi kullanımları için satın aldıkları ürünlerin fiyatı arasında bir orantısızlık hâsıl olur. Burada, ister işçilerin kendilerine yapılan ödemelerde – maaşları çok düşüktür – isterse satın alımlarında – mallar çok pahalıdır – tam olarak soyuldukları nokta göz ardı edilebilir. Ana mesele, mutlak miktarları değil ilişkiyi düşünmektir – ki bu örnekte ilişki orantısızlıktır – ve kapitalistlerin tüm kârının zorlu koşulları nedeniyle işçileri kabul etmeye zorladıkları indirimden, hangi noktada olurlarsa olsunlar, işçilerin çalışmasının veriminden kaynaklandığını, diğer bir deyişle, işçilerin ücretlerinde yapılan indirimin ya da azaltılmış değerlerinin kapitalistlerin kârlarına veyahut artı değere eşit olduğunu hatırlamaktır. Burada hangi noktada kârın kapitalistlere aktığı da incelenmemiştir. Ne de bu sorunun yanlış bir şekilde sorulup sorulmadığına yakından bakan bir araştırmadır bu. Çünkü bu soru da bir kez daha karşılıklı ilişki yerine mutlak olanı koymaya kalkışmaktadır. Yalnızca kârın mülk-sahiplerine, para-kapitalistlerine, müteşebbislere, tüccarlara ve onların tüm yardımcılarına, memurlara, “aklî” (mental) işçilere ve kapitalizmde ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunan başkalarına çeşitli oranlarda dağıtıldığına dikkat çekilmiştir. Ve ayrıca bunun inşa meselesi olduğu da vurgulanmalıdır. Gerçi bu inşaalar tümüyle gereklidir: kapitalizmde rolü olan kişilerin gelirlerinin tamamı kar değildir, onlar da iş yaparlar. Ve “işçilerin” tükettiği her şey emek ücreti değildir; onlar da, genellikle çok az oranlarda da olsa kâr ekonomisine katılırlar. Çalışmayı (işi) verimli ve verimsiz olarak ve – aynı olmasa da – üretilen malları gerekli ve lüks mallar olarak ayırmak çok ileri gitmek olur. Burada, kapitalizm içerisinde yer alan pek çok ayrıcalıklı kişinin sadece biraz iş yapmakla kalmayıp şüphesiz verimli iş de yaptığına işaret edilmelidir, tıpkı işçilerin de tam ya da kısmen verimsiz iş görmesi gibi. İkinci olarak, işçilerin tüketimine sadece gerekli olan mallar değil lüks mallar da girer. Tüm bu detaylar, ki hepsi zamanımızın gerçek yaşamı için büyük önem taşır, burada zikredilebilir. Burada mesele, işçilerin ve işçilerin sendikalarının ücret meselesi üzerindeki tek taraflı vurgusunun Marksistlerin yanlış artı değer kavramı ile ilişkili olduğunu gösterme meselesidir. Yukarıda maaş ve fiyatın nasıl birbiri ile bağlantılı olduğunu gördük; şimdi de sözde artı değerin teşebbüsten doğan mutlak bir miktar olduğu ve buradan sermayenin diğer kategorilerine aktığı [iddiasının] tümüyle yanlış olduğunu gösterdik. Artı değer, maaş ve fiyat gibi bir ilişkidir ve belli bir noktada değil, ekonomik sürecin tüm akışlarında meydana gelir. Marksizm’in teşebbüs üzerindeki, özellikle sanayi teşebbüsleri üzerindeki çok önemli odağı burada tartışılan yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Marksistler bu konuda kapitalizmin Arşimedik noktasını keşfettiklerine inanmaktadırlar. Hakikat ise basitçe şudur: kârların cem-i cümlesi çalışmadan çıkartılır ya da diğer bir deyişle mülkün hiçbir verimliliği ve kapitalin hiçbir verimliliği yoktur, sadece çalışmanın verimliliği vardır. Bu bilgi aslında sosyalizmin bilgisinin temel bir noktasıdır ve Marksistler sırf bu bilgi yüzünden ki bu bilgiyi diğer tüm sosyalistlerle paylaşırlar, – Proudhon, Bastiat ile gerçekleştirdiği muhteşem polemiklerinde ve diğer pek çok yerde bunun klasik ifadesini ortaya koymuştur – kelimenin en geniş anlamıyla kendilerine sosyalist diyebilirler. Şunu da bilirler: mülk ve sermayenin kârlılığı, gerçekte emeğin verimliliğine karşı hırsızlık olan bir şey için sadece aldatıcı bir biçimdir. Fakat bu temel bilgiden yola çıkarak Marksistler kendi teorilerinde ve sendikacılar da kendi eylemlerinde, bu en cüretkâr yanlıştan sonuçlar çıkarmıştır. Marksistler bir davaları olduğu için, esas, mutlak bir davaları olduğu için buna inanmıştı. Onlar açısından iş, iş koşulları ve üretim süreçleri o andan itibaren her şeyi ve dolayısıyla materyalist tarih kavramlarının, gelişme yasalarının, sabit temerküz ve büyük kriz ve çöküş beklentilerinin, vs. kaba yanlışlığını açıklayan son işti. Sadece çok daha fazla araştırmaları gerekecekti – o halde işçilerin sıkıntıları nereden kaynaklanmaktaydı? – ve toprak sahipliği ve paranın süresinin dolmaması ve tüketilemezliği meselesi ile karşılaşacaklardı. Ve ardından sıra devlete ve ruha ve iniş çıkışlara gelecek ve devlet ve sermaye ve özel mülkiyeti de kapsayan koşulların kendi davranış biçimimizde mevcut olduğunu ve nihayetinde her şeyin bireylerin ilişkilerine ve bu bireylerin kurumlarla olan enerjilerine bağlı olduğunu bulacaklardı. Bu da enerjinin ve genellikle eski nesillerin bireylerinin güçsüzlüğünün katılaşmış kalıntıları zaman üzerine ağır bir yük olarak biner. Bakış açısına ve tasvire (imagery) istinaden kişi, ekonomik koşullar, siyasi ilişkiler, din, vesaireye bir bütün olarak, ya ağır üst yapı ya da bir dönemin bireyleri için yaşamın temeli adını verebilir. Fakat ekonomik ya da toplumsal “koşullar”ı bir zamanın “maddi” temeli ve ruh ve biçimlerini de sadece “ideolojik üstyapı” ya da kopyalama ve ayna-imgesi olarak ele alırsa bu görüş asla yanlış olmaktan öte bir şey olamaz. Artı değer bilgisi olarak bu tür bir önem verişin, yani özel mülkiyetin ve para-kapitalin emeğin yağmacısı olarak teşhirinin bu denli yıkıcı oluşu artı değerin “kaynaklandığı” yeri keşfettiklerine dair duyulan yanlış inançtı. Artı değer dolaşımda bulunur; artı değer bir malın satın alınımında, bir işçinin az ya da çok tüketimdeki ödemesin kadar meydana gelmektedir. Yine de bir başka şekilde ifade edilerek – sadece imgelerle konuşabileceğimiz için hakikat, çeşitli bakış açılarına göre tarif yapma girişimleri ile çevrelenmelidir ve bu yaklaşımdan daha çok yararlanmamız gerekmektedir; daha karmaşık ve parçalanmış olanlar kapsayıcı genellemelerimizde yakalamak istediğimiz fenomenlerdir – : Artı değerin sebebi çalışma değil, işçilerin zorluklarıdır. Yukarıda da söylendiği üzere çalışan insanların zorluğu, üretim sürecinin dışında bulunmaktadır. Hepsinden daha çok bu zorluğun vesairenin sebebi daha ziyade tüm kâr ve toprak sahipliği ekonomisinin dolaşımında yatmaktadır. Buna göre bu kabuklardan sebeplerine doğru, buralarda hareket eden ve bunlar tarafından hareket ettirilen veya kendilerinin bunların hareketlerinde engellenmesine izin veren insanların niteliğinde ve sonra bunlardan önceki nesillerin insanlarına giden dolaşımda bulunmaktadır. Artı değerin kökeninin nihai sebebi kapitalist üretim süreci değildir; insan ilişkileri için nihai bir sebebe ihtiyaç duyan bilim adamları kesin olarak şunu kaydetmelidir: Adem sondan bir önceki ve en sondur ve muhteşem güzellikteki mutlak olan Tanrı’nın kendisidir. Ve Tanrı, altı tam gün boyunca, kendi mutlaklığına karşı dahi sadakatsizleşir zira gerçek bir mutlakçı, çalışmak için kendisinin fazlasıyla iyi olduğunu düşünür. Tahtının yani kendisinin üzerine oturur ve kendisine ve kendi kendine ben dünyayım der!
Kapitalist üretim süreci, çalışmanın özgürleşmesi için sadece olumsuz anlamda kilit noktasıdır. Kapitalist üretim süreci daha fazla gelişme göstererek ve kendisine içkin yasalarıyla sosyalizme yol açmaz; işçilerin üreticiler olarak rollerindeki mücadeleleri üzerinden emek lehine kararlı bir şekilde dönüştürülemez. Bu, ancak ve ancak işçiler kapitalist üreticiler olarak rollerini oynamaktan vazgeçerlerse mümkün olacaktır. Herhangi bir insan hatta işçi bile kapitalizm yapısı içerisinde ne yaparsa yapsın her şey onu kapitalizm engelinin daha da derinlerine çeker. Bu rolde işçiler de kapitalizmin katılımcılarıdır. Gerçi işçilerin çıkarları kendileri tarafından seçilmiş değildir fakat bu çıkarlar kendilerine kapitalistler tarafından aşılanmıştır ancak her elzem şeyde, konumlandırıldıkları yerin adaletsizliğinin sırf avantajlarını değil dezavantajlarını da alırlar. Özgürlük sadece aklen ve fiziken kapitalizmden çıkabilen, kapitalizm içerisinde rol oynamaya son veren ve insan olmaya başlayan kişiler için mümkündür. Kişi bundan böyle gerçek olmayan kâr ve piyasası için çalışmayarak, ihtiyaç ve çalışma, açlık ve eller arasındaki bastırılmış gerçek ilişkiyi sağaltarak (restore) adam olmaya başlar. Yapılması gereken, temel sosyalist anlayıştan – yalnızca çalışma değer üretir – doğru sonucu çıkarmaktır ve sonuç: faiz piyasasından uzaktadır! Çalışma piyasası ve ruhu, çalışma ile tüketim arasındaki ilişki ve çalışma nedeni yine de tesis edilmek zorundadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir.
Bugün sosyalizm çağrısı herkese gitmektedir. Bu herkesin bu çağrıya cevap vereceği ya da verebileceği inancıyla değil bazılarına, herkesin yeni başlayanlar cemiyetine ait oldukları bilincine sahip olmaları için yardım etme temennisi ile yapılmaktadır.
Böyle yaşamaya artık katlanamayan ve katlanmayacak olanlar burada çağrının yapıldığı kişilerdir. Kitlelere, insanoğlunun halklarına, yöneticilerine ve tebaalarına, varislerine ve ıskat edilmiş olanlara, imtiyaz sahiplerine ve aldatılmışlara şu söylenmelidir: ekonominin topluluklarda birleşmiş insanların ihtiyaçlarını karşılamak yerine kâr için yürütülmesi zamanımızın devasa, bastırılamaz utancıdır. Tüm militarizminiz, tüm devlet sisteminiz, tüm bu özgürlükleri bastırmalarınız, tüm sınıfsal nefretiniz sizi yöneten acımasız ruhtan gelmektedir. Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz? Sadece en temel ihtiyaçlardan konuşmak için! Ve devrim ya sadece tek bir ülkede patlak verseydi? Ne işe yarayabilirdi? Hangi hedefi amaçlayabilirdi?
İşler artık kişinin bir ulusun insanlarına seslenebileceği gibi değildir: Toprağınız ihtiyaç duyduğunuz yiyeceği ve sanayi ham maddelerini yani çalışmayı ve takası üretir! Birleşin, siz yoksul insanlar, birbirinize itibar edin; mütekabiliyet sermayedir; para-kapitalistlerine ve müteşebbis patronlara ihtiyacınız yoktur; şehirde ve ülkede çalışın: çalışın ve takas edin!
Büyük, kapsayıcı tedbirlerin bütünü etkileyeceği bir an beklenilse bile işler artık öyle değildir.
Devrim anında muazzam bir kafa karışıklığı, hakiki bir vahşi kaos, çocuksu bir acizlik hasıl olabilir. İnsanoğlu kapitalizmin tepe noktasına – dünya kr piyasasına ve proleteryaya- ulaştığı bu zamanın haricinde hiçbir zaman daha fazla bağımlı ve zayıf olmamıştı!
Hiçbir dünya istatistiği ve hiçbir dünya cumhuriyeti bize yardım edemez. Kurtuluş sadece halkların topluluk ruhundan yeniden doğması ile gelebilir!
Sosyalist kültürün en temel biçimi bağımsız ekonomileri ve takas sistemi ile birlikte topluluklar cemiyetidir. Bizim insan refahımız, varlığımız şimdilerde hayatta kalmış tek doğal grup olan bireyin birliği ile aile birliğinin her toplumun temel biçimi olan topluluklar birliğine bir kez daha yoğunlaştırılması olgusuna dayanır.
Bir toplum istiyorsak o zaman onu inşa etmeliyiz, onu uygulamalıyız.
Toplum, toplumların toplumlarının toplumudur; cemiyetlerin cemiyetlerinin cemiyetidir; milletler topluluklarının milletler topluluklarının milletler topluluğudur; cumhuriyetlerin cumhuriyetlerinin cumhuriyetidir. Sadece özgürlük ve düzen vardır, sadece ruh, öz-yeterlilik ve toplum olan bir ruh ve birlik ve bağımsızlık vardır.
Hiç kimsenin işine karışmasına izin vermeyen bağımsız birey, dünyası ev ve işyeri ile birlikte ailenin ev topluluğu olan kişi; otonom yerel topluluk; gelmiş geçmiş en az görev sayısına sahip olan, daha kapsayıcı gruplarla birlikte hiç olmadığı kadar geniş ilçe ya da topluluklar grubu vs. – işte bir toplum böyle görünür; bu tek başına, uğruna çalışmaya değer, hepimizi sefaletimizden kurtarabilecek olan sosyalizmdir. Günümüzde var olmayan özgür-ruh birliği için vekil olarak baskıcı hükümet sistemini devletlerde ve devlet gruplarında daha da genişletme ve bunların alanlarını daha önceden gerçekleşmiş ekonomi sahasına doğru yeniden uzatma girişimleri faydasız ve yanlıştır. Her orijinal niteliği ve faaliyeti boğan bu polis sosyalizmi halklarımızın topyekûn mahvına mühür vuracak ve tamamen dağılmış atomları mekanik bir demir halka ile bir arada tutacaktır. Doğal bir birlik biz insanlar tarafından sadece yerel ölçekte yakın olduğumuz yerlerde, gerçek temas halinde elde edilebilir. Aile içinde, ortak bir görev ve ortak bir amaç için birçok insanın birliği olan birleştirici ruhun, komünal yaşam için çok dar ve yetersiz bir formu bulunmaktadır. Aile sadece özel çıkarlarla alakalıdır. Kamusal yaşam için ortak ruhun doğal özüne ihtiyacımız vardır. Bu şekilde kamusal yaşam artık devlet ve soğukluk tarafından şimdiye kadar olduğu gibi münhasıran doldurulup yönetilmeyecek, aile ilgisine benzer bir sıcaklık ile yönetilecektir. Hakiki komünal yaşamın işbu özü, yerel topluluktur, ekonomik topluluktur: bu özü, onu yargılamak isteyen hiç kimse, mesela kendisine günümüzde “topluluk” diyenler, hayal bile edemez.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma;
Fabrikalar için, ham maddelerin işlenmesi için, malların ve yolcuların taşınması için kullanılan sermaye gerçekte ortak ruhtan başka bir şey değildir. Açlık, eller ve yeryüzü -üçü de ordadır, doğallığıyla ordadır; eller açlık için çalışkan bir biçimde ihtiyaç duyulan malları yeryüzünden temin eder. Ek olarak, asırlık ticarette belli başlı bölgelerin özel tecrübeleri, belirli ham maddelerin sadece belirli yerlerde olmasını sağlayan toprağın özel bileşimi, gereksinimi ve ticaret elverişliliği bulunmaktadır. İnsanların yerel ölçekte üretilemeyecek ya da üretilmemesi gereken şeyleri toplumdan topluma takas etmesine müsaade edin, tıpkı topluluklar içerisinde bireyden bireye takas ettikleri gibi. İnsanların bir ürünü denk bir ürünle takas etmesine müsaade edin. Her toplumda bu kişilerin her biri tüketmek istediği kadarına, yani çalıştığı kadarına sahip olacaktır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir. Her bir kişi alım satım sistemi altında bile sadece kendisi için çalışsın, insanlar bin misli bir birlikte birbirinin yerini alsın ve buna rağmen bu birlikte hiçbir şey hiç kimseden alınmasın, dahası her şey her birine verilsin diye takas ekonomisini düzenlemek – işte bu sosyalizmin görevidir. Şeyler, bir kişiden diğerine hediye olarak verilmeyecektir; sosyalizm ne feragattir ne de hırsızlık; her kişi kendi çalışmasının sonucunu alır ve doğanın ürünlerini çıkarırken iş bölümü, takas ve çalışan bir komünallik vasıtasıyla herkesin güçlenmesinin keyfini çıkarır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır: üçü de doğası gereği mevcuttur. Günümüzde şehirdeki ve ülkedeki insanlara tüketimimize giren her şeyin, hava hariç, yeryüzünden ve yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlardan kaynaklandığını yeni bir şeymiş gibi söylemek zorunda olmak tuhaf.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Açlığı günlük olarak hissederiz ve satın alma ve bu açlığı giderme vasıtası olan parayı almak için ceplerimize uzanırız. Burada açlık denen, gerçek olan her ihtiyaçtır; bu ihtiyaçların her birini gidermek amacıyla para almak için kasalarımıza uzanırız.
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma; haz ve talimat için çalışma; gençliği eğitmek için çalışma; zararlı, faydasız ve değersiz şeyler üreten çalışma; hiçbir şey üretmeyen çalışma ve sırf izleyicilerin seyretmesi için yapılan çalışma. Bugün pek çok şeye çalışma denmektedir; bugün para getiren her şeye çalışma denmektedir.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzü nerededir? Ellerimizin açlığımızı yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu yeryüzü.
Bir kaç insan yeryüzüne sahiptir ve bunların sayısı giderek azalmaktadır.
Söylediğimiz gibi sermaye bir şey değil aramızdaki ruhtur. Sanayi ve ticaret için araçlara sahibiz, keşke kendimizi ve insan doğamızı yeniden bir keşfedebilseydik. Yeryüzü dışsal doğanın bir parçasıdır. Hava ve ışık gibi doğanın bir parçasıdır; yeryüzü devredilemez bir şekilde tüm insanlara aittir; yeryüzü sadece birkaç kişi tarafından sahiplenilen özel mülkiyete dönüşmüştür!
Eşya ile ilgili tüm sahiplikler, tüm toprak-sahipliği hakikatte insanların sahipliğidir. Kim yeryüzünü diğerlerinden, kitlelerden saklarsa, bu kişi diğerlerini kendisi için çalışmaya zorlar. Özel mülkiyet hırsızlıktır ve köle sahipliğidir.
Bu sahiplik türü, para-ekonomisi üzerinden, öyle görünmeyen bir toprak sahipliğine dönüşmüştür. Adil takas ekonomisinde aslına bakılırsa benim toprakta bir hissem vardır, ben toprak sahibi olmasam bile; kâr, tefecilik, faiz diyarındaki para-ekonomisinde, toprağa sahip olmasanız bile, sadece para ve hisselerine sahipseniz gerçekte siz bir toprak hırsızısınız. Bir ürünün denk ürünle takas edildiği adil ekonomide, yaptığım hiçbir şey kendi kullanımıma girmese dahi, kendim için günlük çalışırım; kar diyarındaki para ekonomisinde tek bir işçiyi istihdam ediyor olmasanız bile, çalışmanızın sonuçları dışında başka herhangi bir şey ile yaşadığınız müddetçe siz bir kölenin efendisisiniz. Kişi sadece çalışmasının getirileriyle yaşıyor olsa bile, eğer işi tekelleşmiş ve imtiyazlı ise ve ederinden fazlasını elde ediyorsa insanların sömürülmesine katılmaktadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzüne yeniden sahip olmalıyız. Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Yeryüzü hiç kimsenin özel mülkü değildir. Yeryüzünde hiçbir efendi kalmasın ve biz insanlar özgür olalım.
Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Mülkiyet bu münasebetle gene gelebilir mi?
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum. Bu dünyada işler, şimdi ve her zaman, kararsız ve süresiz yürümeyecektir; sosyalizm elimizdedir ve görevdir. Her kim sosyalizmi gerçekleştirmek isterse, ne istediğini bilmelidir. Şimdi ve her zaman radikal dönüştürücü olan, orada olanın dışında dönüştürecek hiçbir şey bulamayacaktır. O halde şimdi ve her zaman yerel topluluğun kendi ortak mülkünü – bunun bir kısmı ortak toprak, diğer kısmı ev, avlu, bahçe ve tarla için aile mülkü olsun – sahiplenmesi iyi olacaktır.
Özel mülkiyetin kaldırılması bile özünde ruhumuzun dönüşümü olacaktır. Bu yeni doğumu mülkün güçlü bir yeniden dağılımı takip edecek ve söz konusu yeniden dağılım ile bağlantılı olarak gelecek zamanlarda belirli ve belirsiz aralıklarda tekrar tekrar yeniden dağıtım yapmak için daimi bir niyet olacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5537
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.16 22:50 mechatchronic Kadın cinayetlerinin şehit haberleri gibi tepki çekmesi?

Son zamanlarda kadın cinayetlerine olan tepki arttı. Ki bu kötü bir şey değil insanlar ölmemeli. Fakat, ben herhangi bir şey hissetmiyorum. Fakar bütün insanlar sanki şehit vermiş gibi kendisi için savaşan bir nefer can vermiş gibi bu olaylara yakınmaları garip geliyor. Yapmacık, sanki bir siyasi olaymış gibi bu olayları ve istanbul sözleşmesini savunuyorlar.(ki ben nötrüm) ama hiç bu olaylara dilini uzatmayan entelektüel takip ettiğim bir kaç insan bile İstanbul sözleşmesi konusuna bu konulara çok ideolojik bakıyorlar gibi hissediyorum.
Ayrıca aile içi bir problem gerçekten de beni hiç ilgilendirmiyor tabii ki şiddet hak hukuk meselesi değil burda, ya da öldü ama hakketti tarzından vasat bir yorum yapmıyorum. Ama biraz kendi seçimi gibi hissediyorum yani o kişinin öldürülmesi benim için ya da toplum için bir sorun teşkil etmiyor tamamen hukuksal bir sorun.
Kendi seçimi konusunu açarsam mesela apartmanın 7. Katında bir balkon var balkonun demirleri yok ama tek balkon o çıkıp balkonda sigara içiyorsun bir gün balkon ıslanıyor yağmurdan çıktığında kayıp düşüp ölüyorsun. Açıkcası kadın cinayetlerini de bu şekilde bakıyorum. Kadın balkonuna demir takmadı diye ölmeyi hakketti mi hayır ama öldü diye alt komşusu onun balkonu ile ilgilenmeli mi? Balkonla ilgilenecek kişi kim? Evin sahibi hukuk.
Normalde böyle popüler konuları takmam ama saydığım entelektüel seviyede bir çok insan bu konuda duyae kasınca kafama takıldı nerede yanlış yapıyorum?
Bir de zaten genel olarak pozitif ayrımcılığı saçma buluyorum. Bir güruha pozitif, negatif ayrımcılık yaparsan mutlaka kültüre işler ve eşitlik bu durumda mümkün olamaz. Ben pozitif ayrımcılığa karşıyım. Irkçılığa karşı olduğum gibi. Kadın erkek eşitliği bir kaç hukuksal değişiklik ve eğitimle çok kolay aşılabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum. Hatta bir kadın aynı özelliklerde(hatta daha kötü) bir erkeğe göre isterse daha iyi bir pozisyonda çalışabiliyor, çalılabildiğini gördüm. Özel sektörde bir kaç yerde çalışmışsanız bunu görmemeniz mümkün değil kadınlar hep yapamaz edemez diye hafif işlere veriliyor.
submitted by mechatchronic to KGBTR [link] [comments]


2020.07.29 15:04 griljedi GRRM 2003 Söyleşileri

Buradaki sorulara verilen cevaplar, önceki yıllarda yapılanlarla çelişkili olabilir zira GRRM’in geçen zaman içerisinde fikir değiştirdiği düşünülmektedir.
  1. Neden karakterleri öldürüyorsunuz?
Çünkü savaş, insanı iyi ya da kötü diye ayırt etmez (aklıma Nazik Adamın sözleri geldi, o da benzer bir şey söylemişti ölümle ilgili).
  1. En sevdiğiniz karakter kim?
Tyrion.
  1. Stannis, Jon Arryn öldürüldükten sonra Robert'ın tehlikede olabileceğine inanmak için sebebi olmasına rağmen neden Dragonstone'da aylarca sessizce oturdu?
Stannis’in yeterince güçlü bir temeli yoktu ama daha da önemlisi Stannis ve Robert yeterince yakın değildi. Bu yüzden onunla yakın olması halinde düşüneceği kadar Robert’a olan tehdidi göz önünde bulundurmamış olabilir.
  1. Ötekiler saf kötü mü? Yoksa nedenleri hakkında daha fazlasını öğrenecek miyiz?
Okumaya devam edin.
  1. Sansa, sadece güzelliğinden dolayı mı Littlefinger’a cazibeli geliyor, yoksa Catelyn'in kızı diye mi? Ben şahsen ilkini tercih ederim.
İkisi de.
  1. Ulukurtlar ve sıradan kurtlar çifteşip, yavru sahibi olabilir mi?
Tahminen. Sonuçta kurtlar ve köpekler melezleşebilir. Chihuahua ve Büyük Danimarkalılar da öyle.
  1. Ned Stark’ın herhangi bir amcası/dayısı ya da teyze/halası var mı?
Hayır.
  1. Gri Solucan’ın ve ırkının önemli olup olmayacağı, görüntüsü ile ilgili bazı şeyler sorulmuş: GRRM, bunun (ırkının) ya da kişisel hikayesinin, seride bir önemi olmadığını söyleymiş ve görüntüsünü tasvir etmiş. Gri Solucan genç, 20'li yaşların sonlarında. Bir hadım olarak yüzü pürüzsüz; sakal, bıyık, kirli sakal vs. yok. Asker, bu yüzden formda ama vücut geliştiricilerinin fiziğinde değil. Onu katı, sağlam bir adam görüyorum, belki de biraz tıknaz; orta boyda, kısa kahverengi saçlı. Lekesizler çok temiz olmak için eğitildiler, bu yüzden üniforması ve teçhizatı sade ve süssüz olsa da tertemiz. Ciddi bir yüz ifadesi var; Lekesizler fazla duygu göstermezler. Onun miğferinde, rütbesini belirtmek için üç sivri uç, çividen bahsetmiştim, sıradan Lekesizlerde bu bir tane. Kapitone bir tuniği, kısa kılıcı ve üç mızrağı var.
  2. Birçok kişi Kingslayer'ın Riverrun'dayken rehin olarak çok az değeri olduğunu veya hiçbir değeri olmadığını düşünüyor. Katılmamaya eğilimliyim. Benim sorum, Cat, Kingslayer'ı serbest bırakmasaydı, Kızıl Düğün yine de devam eder miydi? Ve eğer öyleyse, Ser Brynden hala Kingslayer'ın bir pazarlık aracı olarak sahip olduğu iyi bir konumda mı olurdu?
“Ya eğer...” sorularına cevap vermek çok zor, kimse bilmiyor. Tywin Lannister, düşmanları tarafından “rehinelerle” gözü korkutulacak bir adam değildi ama Jaime özeldi.
  1. Kitabın nasıl biteceğini biliyor musunuz?
Evet.
  1. Ne olur ne olmaz diye bir yere not aldınız mı?
Hayır. Hepsi kafamda, eğer ölürsem şansınıza küsün (7 ceddine söver, mezarında rahat ettirmeyiz).
  1. GRRM, ilk başta AGoT kitabındaki POVlarla tüm seriyi yazmayı planlamış ama sonra Stannis’in neler yaptığını göstermek zorunda olduğunu düşündüğü için yeni pov karakteri yazmaya karar vermiş. Lakin Stannis için bir POV yazmak istemediği için Davos karakterini yazdı. Geri kalanı da buradan yola çıkarak geldi.
  2. GRRM, POV'larını yazarken, (karakterlerin) sebeplerini ve arzularını kullanır. Ne istiyorlar? Neye ulaşmak istiyorlar? Onları tahrik eden nedir? Ne yapmalılar? Etik, ahlak, hırslar, vs. ... karışımın bir parçası.
  3. Beş yıllık atlama... George, ADwD’un flashbackleri ni yazdığını söyledi - geri dönüşler olacağını doğruladı- ve sonra sadece Myrcella'nın taçlandırılması ve ortaya çıkan Dorne sorununun sonuçları gibi şeyleri atlanamayacağını fark etti. Başlangıçta çocukları büyütmek için 5 yılı atlamak istiyordu. Ancak sabırsız olduğunu ve bu 5 yılda gözden kaçırmak için çok önemli şeylerin olduğunu fark ettiğini söyledi... Ve Rickon AFoC'de olmayacak. George'un kesin sözleri: "hayır, henüz yeterince büyük değil." ( **Fark edeceğiniz üzere 5. kitapta flashbackler falan yok. Olay şu; bu sırada yazar hala 6 kitapta seriyi sonlandırmayı umut ediyordu ama sonra işler umduğu gibi gitmedi 7 cilde çıktı. Haliyle hikaye genişledi ve uzadı, bu da kitaplarda ciddi değişimlere sebep oldu. Eski plana göre Myrcella 5. kitapta taç giyecek gibi görünüyor ama aşikar ki bu 6. kitapta olacak.**)
  4. Panele katılan kişi ejderhalarla ilgili bir soruyu yazılı olarak iletmiş sanırım ve biraz olayı karışık anlatmışsa da genel olarak ifade ettiği önemli ayrıntı şu... “SANIRIM ejderhaların aynı cinsiyette olmadığını belirtti. Sorumu aldılar ama cevabın bu olduğuna inanıyorum.”
  5. Westeros, güney yarım kürede değil ve Tommen “ommen(alamet)” ile kafiyeli (önemliyse, Reek sahnelerinde nedense bu kafiye meselesine takmıştı. Acaba Tommen, neyin alameti? :D ). Blackwood ve Brackens haneleri kadim düşmanlardır.
  6. Ejderhaların Dansı’nın 2. kere tekrar edeceğini ve bir kitabın konusu olacağını söyledi.
  7. Serinin ismi iki zıt bileşeni barındırıyor. Bu şekilde Westeros halkı için barış ve uzlaşma umudu olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?
Hayır, ille de değil. Bence buz ve ateş, sevgi ve nefretin zıtlıkları, simgeledikleri her şey serinin neyle ilgili olduğu ile ilgili temalarından biri. Bunu kısaca özetleyemezsiniz ama bu kesinlikle bir parçası. İsmin açık bir anlamı olduğu gibi birkaç farklı seviyede anlam içeren isimleri seviyorum, ancak düşünürseniz ikincil bir anlam hatta bir üçüncül bile çıkarabilirsiniz. Burada uğraştığım şey bu.
  1. Jon’u dışlanmış bir piç olarak çizdin. Yine de en çekici karakterden biri. Jon’u “masa altındaki köpek” olarak tasarlama sebebiniz ilgi çekici olması için miydi yoksa piçliği onun karakterinin şekillenmesinde merkezi bir şey mi?
Neredeyse tüm karakterlerin bir şekilde kendi problemleri var. Ana POV karakterlerimin çok azı tüm cevaplara sahip ya da yaşamı boyunca kolay bir yola sahip. Hepsinin taşıyacağı yükleri var. Bazıları bir toplumda kadınlara mutlaka değer vermeyen ya da onlara çok fazla güç ya da bağımsızlık veren kadınlardır. Tyrion elbette kendi zorlukları olan bir cüce. Dany diğer insanların merhametine kalmış sürgün, güçsüz, parasız ve Jon bir piçtir. Bunlar karakterlerini şekillendiriyor. Hayattaki deneyimleriniz, yaşamdaki yeriniz kaçınılmaz olarak kim olduğunuzu değiştirecektir.
  1. Lord Stark, Jon'u gerçek bir oğulmuş gibi kabul ederken, Leydi Stark onu reddediyor ama ikisi de onun için gerçek anne-baba figürleri değil. Bu karmaşık ilişkiler sadece romandaki tüm kilit aileleri karakterize eden tipik aile yaşamının bir yansıması mıdır yoksa bu ilişkiler Jon'un karakterini şekillendirmede de merkezi mi?
Jon'un karakterini şekillendirmede kesinlikle önemlidirler. Lord Stark'ın Jon'a gerçek bir ebeveyn figürü olup olmadığına itiraz edebilirim. Jon ve Catelyn’den olan tüm çocuklarına karşı oldukça iyi bir ebeveyn figürüdür. Elbette, iyi bir baba veya ebeveyn figürü olarak nitelendirilenlerin standartlar, ortaçağ ortamında bugünkünden çok farklıdır, bu nedenle bu şeylere bakarken akılda bunun tutulması gerekir. Bugün biri sekiz yaşındaki oğlunu alıp başka bir ülkedeki aileye hizmetçi olarak gönderirse dehşete düşeriz, ancak orta çağda her zaman bu tür şeyler teşvik edilirdi.
  1. Ulu kurtlar, Stark çocuklarının ve Jon’un kimliğini tanımlıyor ve onların varlıkları her şeyi bir devinime sokuyor. Üçüncü kitapta Jon’un kurdunu kaybetmesi onun açısından ileride bir felakete neden olur mu?
Elbette üçüncü romanda da kurdunu geri alır. Üçüncü romanda Jon ve Ghost ile ilgili önemli bir nokta var. Romanda onu hissedemediği bir dönem var, onu daha önce olduğu gibi hissedemiyor, sonra tekrar hissedebiliyor. Bu küçük ama yine de önemli bir konu.
  1. Romanlar ortaya çıktıkça, Jon da tıpkı Dany'nin güney sıcaklığına ve ateşine yakından bağlı olduğu gibi, kuzey soğuk ve buzuyla giderek daha fazla özdeşleşiyor. Bu ikisi sonuçta Buz ve Ateş serisinin merkezi imajını somutlaştıracak mı?
Bu kesinlikle yorumlamanın bir yoludur. Bu okurlarımın tartışması için. Bu olası bir anlam olabilir. İkincil bir anlam veya üçüncül bir anlam da olabilir.
  1. Jon Snow'un karakterini şekillendirmek için gerçek dünya ilişkilerinden ve kişisel deneyimlerden yararlandınız mı yoksa tamamen hayal gücünüzün çocuğu mu?
Sanırım ikisinden de biraz... Bence nihai en önemli kaynak kendinizsiniz çünkü kendiniz dışında hiç kimseyi gerçekten tanımıyorsunuz. Sanırım tüm karakterde kendimdem büyük bir parça var ama farklı şekillerde kullanıyorum. Kafanın içine girip “Bu durumda olsaydım, ne yapardım? Ne hissederdim?” diye sormalısın. Nasıl olurdu? O karakter hakkında yazarken o karakter olmalısın.
  1. Kendinizi yakın hissettiğiniz bir karakter var mı?
Muhtemelen Tyrion. Tyrion hakkında yazmak çok eğlenceli. Keskin bir dili ve olaylara bu tür karanlık alaycı bakış açısı var. Bu bölümleri yazmak çok eğlenceli be o da bir yetişkin, bu da onu biraz daha kolay hale getiriyor. Çocuklar, özellikle küçük çocuklar yazmak zor. Sanırım Bran yazması en zor karakter çünkü büyük pov karakterlerinden en küçüğü.
  1. Jon'la bu kadar yakından ilişkili olan hayvan dönüşümlerini ne yapacağız?
Tüm Stark çocuklarının kurtlarla belirli bağlantıları vardı. Westeros'ta tüm bu büyük ailelerin armaları, taşıdıkları hayvan iddialarında belirli bir miktarda kimlik gerçekliği olduğunu düşünüyorum. Örneğin Lannisterlar kendilerini hep aslanlara benzetiyorlar ve "Beni kükrerken duy!" sloganı, hayata bakış açılarıyla ilgili belirli bir şekilde konuşuyor ama sanırım Starklar için, özellikle bu nesilde, bu ulukurtlar ile bunun biraz ötesine geçiyor. Onlar için kullanışlı bir mecazdan daha fazlası. (Winter is coming, bebeğim. )
  1. Stark çocuklarının direwolves ile ne kadar yakından bağlı olduklarından bahsettin ama şimdi Leydi öldüğüne göre Sansa ne durumda?
Kendi kurdunu kaybetti, bu yüzden bir bakıma bu, onu biraz başıboşluğa terk ediyor. Elbette Arya da kendinkini kaybetti, Nymeria’dan ayrıldı.
  1. Yine de dönüşümlerini yapmaya başladı? (karakter dönüşümü vs. demek istiyor sanırım)
Elbette.
  1. Leydi’nin Tazı ile yer değiştireceğinle ilgili bazı görüşler söz konusu, mümkün mü?
Ne? Ne kadar ilginç bir tahmin. Buna yorum yapmayacağım (güler).
  1. Bu sadece merak uyandıran noktalardan biri.
Okuyucuların kendilerinin çözmesi ve tartışmaları gereken şey. Bazen biraz eliptik olun.
  1. Bir noktada Bozrüzgar, Hayalet’i “onlardan biri ama onlardan biri olmayan” sessiz olarak simgeler. Ulu kurtlar çocukları yansıtıyor gibi görünse de Hayalet’in bu simgeselliği Jon'un bir şekilde onun çevresindeki insanların bir parçası olduğu, ancak yine de ayrı olduğu anlamına mı geliyor?
Oh evet, bence bu her zaman doğru. Winterfell'de bile kurtlardan önce bir çocukken Jon bir piçti. O garip biriydi. Geri kalanların hepsi çz kardeşler. O sadece bir üvey kardeş, bu yüzden onlara çok bağlı değil. Bazı durumlarda her şeyi kardeşleriyle paylaşabiliyordu, Robb ve hepsiyle beraber eğitim alabiliyordu ama sonra başka bir durum ortaya çıkar - kral kaleye gelir ve yüksek masada kimin oturabileceğini seçtiklerinde - orada hoş karşılanmadı. Yani o onlardan, ailenin bir parçası, kardeşlerin bir parças ama o ayrıca biraz ayrı da. Hayalet buna çok benzer. O albino, gürültü yapmayan biri, bu yüzden diğer ulurkurlarla bağlantılı ama ayrıca birbirinden ayrı.
  1. Obsidiyen’i “ejderhacamı” olarak nitelendirmenizde belirli bir sebep var mı?
Evet, var.
  1. Ejderhalar bir şekilde Ötekilerin ölümlü düşmanları mı?
Pek çok efsane var ve gelecek kitaplarda onlar hakkında daha fazla şey duyacaksınız, ancak Ötekiler ve ejderhalar hakkında birçok şey belki de şimdiki insanlar tarafından tam olarak anlaşılamıyor. Obsidiyen elbette volkanik camdır; dünyadaki muazzam ısı ve baskıdan oluşur. Ejderhaların kendisi yoğun sıcak yaratıklarıdır.
  1. Fantezi için obsidyene bir şey ekleyip eklemediğinizden emin değildim.
Tabii ki gerçek obsidyenin sahip olmadığı büyülü özellikler verdim. Sonuçta, sihri olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Dünyamda sihir var, bu yüzden biraz farklı.
  1. Kral Muhafızlarının kalan kraliyet ailesi üyelerini korumak yerine neden Neşe Kulesi'nde Ned'e karşı durup savaşmayı seçtiğini açıklayabilir misiniz?
Kral Muhafızları kendilerine emirler veremezler. Krala hizmet ediyorlar, kralı ve kraliyet ailesini koruyorlar ama aynı zamanda emirlerine uymak zorundalar ve Prens Rhaegar onlara belirli bir emir verdiyse, bunu yapacaklardı. "Hayır, bu emri sevmiyoruz, başka bir şey yapacağız" diyemezler.
  1. Valyria’nın düşüşüne neden olan şey neydi?
Kitaplarda daha fazlasını öğreneceksiniz.
  1. Sur’un kuzeyindeki ulukurtları hiç duymamanın bir nedeni var mı?
Onlar soyu tükenmiş bir hayvandır. Çok büyük ve tehlikeli bir avcıdırlar ve insanlar muhtemelen onları avlamışlardır.
  1. Kara yemininin, Stannis'in Jon'a teklif ettiği şeyden başka şekilde iptal olmasının bir yolu var mı?
Tarihsel olarak değil ama elbette krallar her daim kuralları değiştirebilirler. Kral Muhafızları, Fatih döneminde, önceki tarihsel geleneklere yanarak, kurdu ve zaman içinde birkaç kural değişikliği oldu. Joffrey de kural değiştirdi ve yaşından dolayı Selmy’yi emekli etti, olağan şartlarda ölene kadar hizmet etmesi gerekirdi. Yani bunlar değiştirilebilir.
  1. Ötekilerin kılıcının hangi maddeden yapıldığını biliyor musunuz?
Buz. Lakin öyle sıradan bir buz değil. Ötekiler buzdan, hayal dahi edemeyeceğimiz şeyler ve nesneler yapabilir.
- Arya ve Sansa isimleri, karakterlerinin kutupsal karşıtlarını temsil eder; Arya sert bir isim iken Sansa daha yumuşak ve hoş bir isimdir.
- Parris, Arya’nın ölemeyeceğini ilan etmiş. GRRM bunu bir hayranın “Dany’yi öldürme iznin yok!” çıkışı üstüne söylemiştir.
- Gökkuşağı Muhafızları, Renly’nin cinsel tercihini temsil etmiyor. Bu daha çok KM için “beyaz” ve NW için “siyah” kullanılması gibi alakasız birkaç şeyin dorun noktası. Bir gökkuşağı, bir nesnede bir araya getirilen yedi renktir; onu kutsal üçlemenin İrlanda Katolik simgesi “yonca” ile karşılaştırdı; Renly de Yedi inancına mensup biri olarak bunu kullanmış yani; ayrıca yedinin takipçilerin tapınaklarda gökkuşağı prizmaları kullanıyor, bazı rahip-rahibelerde kolye olarak görmüştük (Yani tamamen “inanç simgesi” gibi bir şey o pelerinler. Belki Stannis’in yeni dinine karşılık olsun diyedir).
- Harrenhall’da bir çok şey oldu, bazılarını biliyoruz ama bazılarını bilmiyoruz.
- Mevsimler "tamamen fantezi temelli" dir. Bilim-kurgu tipi bir öğe yok.
( \*2003 yılına ait, bağlantı adresi olarak verilmiş, 2 tane söyleşi daha vardı ama siteler sanırım kapanmış, bu yüzden çeviri mümkün olmadı.** )*
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.26 15:34 ugur5178 efe aydaldan bir eser okumanızı tavsiye ederm (önceden atmıştım görmeyenler olabilir)

güzel hikaye ,okuyun derim (efe aydal)
Türkiye Birincisi Asla yeterince iyi olamadım. Aileme, anneme babama, onların bana harcadığı paraya layık olamadım. Hayır, serseri değildim, geri zekalı da değildim, bir amacım da vardı ve bunu gerçekleştirmek istiyordum. Çalışkan olmak... istiyordum. Çalışkan olmak için oturup çalışmak lazım ben de biliyorum, söyledim ya geri zekalı değilim. Ama bunu beceremiyordum. Yani kıçımı sandalyenin üzerinde o kadar zaman tutamıyordum, beynimi o kadar zaman aynı konuya yoğunlaştıramıyordum. IQ testlerinden yüksek sonuçlar aldığım halde, bu sonuçları derslere yansıtamıyordum, duma duma dum. Bence ben hiperaktifim, yani en azından öyleydim o zamanlar. Kimseye söylemiyordum, olduğum gibi yaşamaktan memnundum. Benim bilime değil, sanata yeteneğim vardı. Ben bir ressamdım. Boş vaktimin tamamını evde resim yapmakla geçirirdim. Bir de kronik abazanlık tabi. Evimde Tinto Brass’ın hemen hemen her “başyapıtı” mevcuttur, ama bunlar da kesmeyince, son kalan paramla kaçak pazarından bir gizli kamera aldım kendime, ama daha hayrını göremedim şerefsizin. Şu işler bir bitsin, karşı komşunun kızı var ya, öfff. Göt kadar kamera, bir girerim evlerine, bırakırım kızın odasına, öhöm öhöm nerdeydik? Evet resimler... Resimlerimi gerçek ustalara da gösterdim, ‘sende gelecek var’ dediler bana. Bu ülkede bilimle sanat o kadar ters şeyler ki, yaşamadan öğrenemiyorsunuz. Bilim; “hiçbir şey yoktan var edilemez, sadece form değiştirir” der, ama sanat; ‘yoktan var etme’ işidir. Kimse beni dinlemedi. Fen matematik yazmıştık bir kere, ve haliyle de başarısızlığımdan dolayı açıkta kalmıştım. Dershaneye bile gitmedim belki ondandır... Ama bu sene kararlıydım. Her şeyi ciddiye alacaktım. Okul da yok nasılsa, daha rahat çalışır, bir yere girerim dedim kendime. Her çocuk gibi benim de bir dershane bulmam lazımdı. Babam saldı beni sokağa; “git bir dershane bul kendine gel” dedi. Dalga geçiyorum sanacaksınız ama, dershane nerde olur onu bile bilmiyordum. Bar değil ki bu anasını satayım gir barlar sokağına seç birini. Benim gibi adama söylenir mi böyle laf? Ama yapmalıydım, dedim ya, ben serseri değildim ve bir amacım vardı; bir üniversiteli olmak. Fakülte pek önemli değil, ama mümkün olduğu kadar iyi bir yer. Sonra iyi bir iş, sonra iyi para, sonra iyi hayat. Bütün bunların farkında olacak kadar uyanmıştım hayata. Sinemaya giderken bir dershanenin önünden geçerdim hep, neydi adı? Umut Dershanesi. Yerini bildiğime göre, önce oradan başlamalı diye düşündüm. Bir koşu indim sinemanın yanına. Aaah, dershane değilmiş, sadece afişiymiş: “Umut Dershanesi, her sene ilk yüzde en az 30 öğrenci. Yüzde yüz başarı garantisi. Her bölümden en fazla 3 yanlış.” Oha be kardeşim nasıl bu kadar iddialı olabiliyorlar, yüzde yüz başarı ha? Soruları mı çalıyorlar acaba? Her neyse bir bakmak lazım. Telefon numarasını ve adresi bir kenara not ettim (yanımda kağıt taşıyacak kadar sorumluluk sahibiyim), sonra tekrar yürüyerek (spor sağlığa yararlıdır) dershaneyi buldum. Eee, şimdi naapıcaz ki? En iyisi içeri bir bakıp sonra eve gitmek. Gözüm tutarsa babamla gelip kaydolurum düşüncesiyle daldım içeri. Danışmaya gittim, bilgi almak istediğimi söyledim. Güler yüzlü bir hanfendi (hanımefendi de denebilir) beni ‘müdür’ ün odasına yolladı. Okul mu lan bura müdür falan? bir de dekan olsaydı bari. Müdür bana kaydolmaya niyetimin olup olmadığını sordu. Ukalalık yapardım ama, odada ikimiz yalnızız... “Evet, beğenirsem kaydolucam.” dedim. Fiyatı sordum, “Onlar önemli değil” dedi adam bana. Elime bir test verdi; “otur bunu çöz, geçersen kaydederim seni” dedi. Oha bir dakka bu ne? Tamam çok erken geldim, benden başka fazla öğrenci yoktu ortalarda, ama böyle baş başa sevgili gibi de test mi yapılır be kardeşim? Sorulara bakmadan kalacağımı biliyordum, çünkü yaz tatilinden yeni çıkmıştım ve tatilde çalışacak kadar da aklımı peynir ekmekle yememiştim. Eve gittiğimde ‘uğraştım ama olmadı’ diyebilmem için bir şeyler yapmam lazımdı. Ben de teste bakmaya karar verdim. Test IQ testiymiş. Gerçekten de şaşırmıştım; derslerle zekanın ne alakası olabilir ki? Sorular kolaydı, ama ben tırsmıştım. Bir iş oldu bittiye getirilmeye çalışılıyorsa kesin bir pislik vardır. Soruları doğru düzgün okumadan kafadan salladım, neden mi? Çünkü “ben vazgeçtim abi sizde kesin bir pislik var” demeye korktum. Cevapları müdür denilen adama verdim. Kimse olmadığı için hemen orada optik okuyucudan geçirdi. Sonuca baktı ve “Kaydoldun” dedi. Anlaşılan attıklarım tutmuş, belki de bu tanrıdan bir işarettir diye düşündüm :P “Ama para?” “O dert değil.” Sana dert değil tabi dümbük, parayı veren biziz. Her neyse, son on senede yedi tane Türkiye birincisi çıkartan bir dershaneye kaydolmuştum, hem de bu kadar kolay. ‘Belimi doğrultuyorum galiba’ diye düşündüm ve evin yolunu tuttum (yol nasıl tutulur diye sormayın, ben tutarım). Akşam evde bizimkilere olanları anlattım. Hayret, ilk defa babamın yüzünde bu ifade vardı, ‘iyi ki bu çocuğu yapmışız’ diyen bakışı. Sonunda benimle gurur duymaya başlamıştı. Ben iyi niyetli birisiyim, elimden gelse deli gibi, manyak gibi çalışır, onun yüzünü hep güldürürdüm, ama olmuyodu işte olmuyodu anasını satayım. Neyse, belki de bu dershane benim hayatımda değişiklik yapacaktı. Ümidim vardı, işte bu her insanda olması gereken bi şey. İnsanın temel ihtiyacı, yaşamak için sebebi... Sonunda dershanenin ilk günü gelmişti. Ağustos’un sıcağında çıktık ‘Umut’a yolculuğa. Bina bu sefer kalabalıktı, acaba bizim sınıf nasıldı? Kızlar var mı? Varsa nasıl? Sıram nasıl? Bayan yanı mı, yoksa pencere kenarı mı? Belki de pencere bayan arasıdır, kim bilir? Koşarak sınıfımın olduğu ikinci kata çıktım. Zilin çalmasına 3 dakka falan vardı ama herkes çoktan sınıflara gitmişti. Kafamı sınıftan içeri soktum. Aman tanrım. İçerde dünyayı ele geçirmeyi amaçlayan bir mutant ordusu vardı. Birazdan alien komutanları gelecek ve istila için son planları yapacaklar... TİPİ VARDI HEPSİNDE. Kardeşim anladık ineksiniz kendinizi derse vermişsiniz, ama bari normal insana benzeyin be! Kızlar ikiye ayrılır, bıyığı olduğunu kabul edenler ve kabul etmeyenler. Bıyığı olduğunu kabul eden kızlar giderler çeşitli yöntemlerle (yakarak, ağda yaparak falan) bu bıyıklarını düzenli olarak ortadan kaldırırlar. Yanımdaki kız kesinlikle bıyıklı olduğunu kabul etmek istemeyenlerdendi. Kafamı ona çevirdiğimde aramızda on santim kalıyordu, ve ben onu gördükçe komplekse giriyordum. Bende öyle bıyık olsa var ya, nasıl gider biliyo musun bu kestane gözlerin altına? Sınıfa ne hayallerle girmiştim, ikinci bir arkadaş çevresi falan. Ama şimdi sadece hocanın bir an önce gelmesini bekliyordum. Gerçekten de hoca bir an önce geldi. Tipi çok da önemli değil, size burda bir hoca tasviri yapıp beyninizi boşuna yormiycam. Hocanın kendisi de önemli değil zaten, önemli olan gelir gelmez hepimize dağıttığı formlar. “Bunları doldurup imzalayacaksınız.” dedi adam... ‘Ben, nokta nokta nokta, üniversiteye girene kadar başka bir dershaneye gitmeyeceğimi, ve bu dershanenin uyguladığı yöntemleri kimseye anlatmayacağımı teyit ederim. İmza....’ Dershanenin uyguladığı yöntem demekle herhalde formun geri kalan bölümünü kastediyorlardı: ‘Saat 6:00 uyanma ve kahvaltı. Saat 6:30 Matematik Saat 7:30 su ve ihtiyaç molası Saat 7:40 Fizik Saat 8:30 Kimya Saat 9:30 Dershane Saat 15:00 Eve varış Saat 15:10 Tarih......’ Liste gün sonuna kadar gidiyordu. Ne kadar saçma. Ben her gün ayrı bir derse çalışırım valla, beni bağlamaz. Günler geçiyordu. Her geçen gün içerisi biraz daha garipleşiyordu. Fark ettiğim ilk gariplik, öğrencilerdi. İlk deneme sınavından en düşük notu ben aldığım halde, diğer öğrencilerin geri zekalı davranışlarına bazen dayanamıyordum. “Üğretmenüm, hayvanlar nasul çiftleşür?” “Hocam çok afedersiniz, eksi mi negatif demiştiniz yoksa artı mı?” Öğretmen tam bir makine gibi sorulan her soruyu en ufak bir bıkma belirtisi olmadan cevaplıyordu. Daha negatifi pozitifi bilmeyen birini nasıl alabilirlerdi ki buraya? Ama neredeyse hepsi böyleydi. Sonra işler daha da garipleşti. Belirli saatlerde bize karanlık bir odada dev ekrandan programlar seyrettirmeye başladılar. En başında “Umut Production” yazan, devamında da... tavşanlı, kaplumbağalı, ayıcıklı çizgi filmler. İşte buna gariplik derim. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Arkadaş siz naapıyosunuz burda?!” demedi. Sanki ben diyebildim. Artık neredeyse iki derste bir bu programları seyrettirmeye başladılar. Sonraki derste ise, hoca giriyor, tahtayı bile kullanmadan anlatacağını anlatıyor, çoğunlukla okuyor, sonra da gidiyordu. Bu esnada da öğrenciler hızla not alıyorlardı. Bir gün dayanamadım teneffüste yanımdaki öğrenciye söyledim: “Ya bu hocalar ne biçim ders anlatıyor böyle, bir bok anlamıyorum vallaa.” Kız manyak: “Onun için mi her yıl ilk yüzde otuz öğrencileri var?” dedi. Artık bir sorun olduğundan emindim. “Günü gününe çalışırsan, programa uyarsan sen de başarılı olursun.” diye devam etti ama ben başka şeyler düşünüyordum. “Ben o programı saçma buluyorum. Fazla da sallamıyorum açıkçası.” dedim. Kız bir anda kayboldu? Allah Allah. Televizyon seansları başladığından beri deneme sınavlarında gittikçe diğer çocuklarla aramdaki puan farkı açılıyordu. Her sınavda kesinlikle yüz küsur öğrenciden sonuncu oluyordum, ve gerçekten kendimi aşşağılık bir yaratık gibi görmeye başlamıştım. Dershanede tam bir kaos ortamı vardı, ama dünyanın en düzenli, en sessiz kaosu. İnsanlar birbiriyle hiç konuşmamaya başladıktan sonra kafayı yiyecek gibi olmuştum. Kimse sorduklarıma, dersle ilgili bile olsa, cevap vermiyordu. Evet nerdeydik, kız ortadan kaybolmuştu değil mi? Ben de gittim en son deneme sınavının sonucuna baktım. Yine sonuncuydum, bu sefer benden bir önceki eleman beni neredeyse ikiye katlamıştı. Zaten ben hariç öğrenciler birbirine yakın puanlar alıyorlardı. Yanımda sonuçlara bakmaya gelen kız bir anda patlar gibi ağlamaya başladı. “Yanlış bakmışlar, yanlış bakmışlar” diye tam bir embesil gibi ağlıyordu. “Nerde senin puanın?” dedim, eliyle gösterdi. ‘Burcu Akel’ mi? “İyi de senin adın Ebru Akel değil mi?” dedim. Yüzüme baktı, sonra cüzdanından kimliğini çıkarıp ismine baktı. “Haklısın, ben karıştırmışım.” dedi! İşte o anda filmler koptu bende. Bütün bunlar yetmezmiş gibi az önce kaybolan kız geri geldi: “Seni müdür bey çağırıyor, bişey dicekmiş.” Lan? Kızın suçlayıcı bakışlarından hızla uzaklaşıp müdürün ‘seviyesine’ çıktım. Tık tık, girdim içeri. İçerdeydi, bilgisayarını kurcalıyordu. “Fuat Kolcu” dedi. Bu arada adım Fuat, tanıştığımıza memnun oldum. Gözlerimin içine çok kötü baktı be, sanki “itiraf et, sen öldürdün” diyecekmiş gibi. Zaten bir iki saniye düşünmedim değil, ‘lan acaba birini mi öldürdüm?’ diye. “Biz burda sizin iyiliğiniz için çabalıyoruz yavrum?” Biliyorum bu soru cümlesi değil ama herif soru sorar gibi söyledi. “Bize üç şeyi teyit etmiştin, bunlardan birisi de verilen programa uymaktı.” TAK! Kapı kapanma efekti. Swiss! Arkaya dönüp bakma efekti. OHA! İki tane zebella gibi adam görme efekti. “Naapıcaksınız dövecek misiniz? Naaptım ki ben?” “Kurallarımıza uymamışsın.” MIŞSIN. Güzel Türkçe’mizi öğrenelim; -mışsın ekinin halk arasındaki adı ‘ispiyon eki’dir, ve birinin sizi ispiyonladığını ifade eder. Bu durumda, ispiyoncu o manyak karı, ama niye? “Sen bize çok büyük sorun oldun. Diğerleriyle arandaki puan farklarına bir baksana. Artı programa uymuyorsun, artı... DÜZENİMİZİ SORGULUYORSUN.” Benim bişey sorguladığım yok ki, sadece... evet aslında sorguluyorum, “Siz ne biçim dershanesiniz!” diye patladım ne yazık ki. Hem de çok yanlış bir zamanda ve çoook yanlış bir yerde. Arkadan öyle bir darbe indi ki kafama, acıyı hissedemedim, sadece flaş ve sarsıntı. Ellerimi kollarımı arkadan iki zebella tuttu, sandalyeye oturtuldum. Kıpırdayamıyordum. Yarı baygındım, ama biraz da numara yapıyordum. Müdürün elinde iğne gördüm “Naabıcaksınııııııız” “Birazdan sınıfta kalp krizi geçirip öleceksin.” dedi müdür. “Ama neden? Bu kadar mı önemli? Tamam, söz, çok daha fazla çalışırım, arayı kapatırım, programınıza uyarım. Lütfe...” Adam şırıngaya ilacı çekti bile, beni sallamıyordu: “Sorun o değil ki. Sen bize uygun değilsin, programa uymadın, bizi sorguladın, puanların hala düşük, bu da gösteriyor ki gösterdiğimiz video programlarından da etkilenmiyorsun. Nerde sorun var hiç bilmiyorum, daha önce asla sorun yaşamadım. Yani senin IQ’na sahip olan yüzlerce...” “Durun durun durun bir dakka! Ben o testi uydurmuştum, nasıl olduysa tutmuş, yani ben sizin sandığınız kadar zeki de....” “UYDURDUN MU? Hayatını, geleceğini belirleyeceğin bir dershanenin sınavına girerken cevapları uydurdun mu? Bu ne biçim sorumsuzluktur! Zaten seni ilk gördüğümde anlamıştım geri zekalı... olmadığını.” Bir dakka bir dakka, mola (derler ya Amerikalılar). “Patron bir dakka siz geri zekalıları mı alıyodunuz?” Tabi ya! Ulan o kadar soruyu kıçımdan uydurmuşum, zaten tutsa sayısal lotocu falan olmam gerekirdi. Demek olayları buymuş. Adam devam etti: “Programımıza uyman için geri zekalı olman lazım. Zihnini anca o şekilde kontrol edip istediğimiz gibi yoğurabiliriz. Moronları çok severim, siliktirler, asla karşı gelmezler, her istediğini uygulayabilirsin. Ben bu işe yirmi küsur yılımı verdim, babam da bir o kadar zaman harcadı. Deneme yanılmalarla bu noktaya geldim. Dişliler çoktan yerine oturdu, sen çok geç kaldın. Biz bu işe bütün servetimizi yatırdık.” iğneyi koluma yaklaştırdı. “ÜLKEYİ MORONLAR YÖNETSİN DİYE Mİ?” baygın numarası yapmayı bırakıp aniden ayağa fırladım ve elindeki iğneye tekme attım. Kendimi ileri atınca kollarımı da kurtardım, gulyabanilerin arasından sıyrılıp dışarı attım kendimi. Arkamdan bağırdı: “Yakalayın, kaçıyor! Hepinizden kopya çekmiş!” Bir insan nasıl herkesten kopya çekebilir? Buna inanmak için geri zekalı olmak lazım :P Öğrenciler işini gücünü bırakıp bana saldırmaya başladılar. Lanet olsun zombilerle dolu bir binaya düşmüştüm sanki. Bir tekme ona, bir yumruk şu kızın suratına, “çekilin be” tekmelerle yumruklarla çıkışa vardım. En sevdiğim T-Shirt L Her neyse sırası değil. Hemen eve uçtum. Annem karşıladı kapıda “Oğlum ne oldu?” “Dur anne iki dakka ya, dershanede yaptılar.” “Ne! Merak etme ben şimdi ararım müdürü.” “Ne müdürü anne ya! Müdür yaptı zaten.” Hemen telefona sarıldım, sertçe elime aldım da denebilir. Dershaneyi aradım: “Aloov?” “Hepinizi şikayet edicem, dershanenizi kapattırıcam, sizi de hapse attırıcam. Bu yaptığınız yanınıza kar kalmıycak. Sizden şüphelenince her şeyi gizli kameraya çektim, programları, öğrencileri (blöf blöf blöf). Sizi Deha Muhtar’a maymun edicem.” “Selamımı da söyle, Faik Hoca dersin, çoktandır görmedim keratayı.” “O da mı?” “Hem de en başarılı öğrencilerimdendi. Sadece o değil. Etrafına bir bak. Konuşmayı beceremeyen matematik profesörleri, dört işlem yapamayan edebiyat hocaları, mühendisler, yöneticiler, memurlar, astronomlar, IQ testi yapılsa hiçbiri tutuk zekayı geçemez, ama en iyi mevkiler onlarda. İki formül, iki kitap ezberleyen profesör oluyor. Üniversiteye girince anlayacaksın. Şimdi hepsi mutlu, onları ben mutlu yaptım. Ayrıca... benim yöntemlerim Milli Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanmıştır, Ramiz’ciğim sağ olsun, ona da çok emeğim geçti. Bana hiçbi şey yapamazsın, ben yasalım.” “İnsan öldürmek de mi yasal?” “Kanıtlayamazsın, üzgünüm. Bu arada eğer başka dershaneye gidersen veya bizi başkalarına anlatırsan seni ortadan kaldırmak zorunda kalırız...” Telefon kapandı. Unuttukları bi şey var, ben hepsinden daha zekiyim, eee? Durun bir dakka düşünüyorum. Pekala, kaba kuvvet, polis, jandarma, sanırım bunlar işe yaramaz. Mahkemelerde de zaten onların adamları var, yani bence var. Tamam, onları cümle aleme rezil etme planı kuralım bir tane... Ertesi gün maymunlar cehennemine geri döndüm. Seri adımlarla binaya dalıp TV odasına gittim. Beni gören öğrenciler, hiçbi şey olmamış gibi davranıyorlardı. Yirmi dakika sonra yayın odasından çıktım ve seri adımlarla, müdür ve adamları beni görmeden kaçtım. O günkü video programı hepsinden özeldi. Tinto Brass’ın en adi filmlerinden biri oynuyordu tavşanla kaplumbağa niyetine. Görevliler her zamanki gibi dışarıdaydı, yayından etkilenmemek için tabi. Ertesi gün tekrar gittim, yine yayın odasına girdim, bıraktığım gizli kameramı (komşu kızına nasip olamadı o kamera bir türlü) alıp cebime koydum. Dışarı çıktııııııım. Müdürle burun buruna geldik. “Yakalayın! Hepinizden kopya......” Moron olan onlar, ben değilim, eleman sözünü bitiremeden ben dışarı uçmuştum bile, laf aramızda iyi koşucuyumdur, özellikle götüm sıkıştığında. Ertesi Gün Şov Haber’de: “Dershanede skandal! Eğitim verecez diye porno seyrettirip, genç zihinleri bulandırıyorlar. Bu dershanenin adı... AZ SONRA!” Porno mu? Tinto Brass adi olabilir, filmleri iğrenç olabilir ama asla porno değildir... Çok merak ediyorum, o programı seyreden öğrencilere ne oldu? Dershane tabi ki kapatıldı. Onları kendi silahlarıyla vurmuş oldum. Müdür kimseye laf anlatamadı, zaten kimse bir daha çocuğunu o dershaneye yollamaya niyetli değildi. Bu ülkenin bu özelliğini çok seviyorum, birini karalamak o kadar kolay ki. Bana ne mi oldu? Şimdilik televizyon kanalından aldığım parayla idare ediyorum, bu arada resme devam. İşsiz olalım ne olcak?
Acı Çikolatalar, Efe Aydal :)
submitted by ugur5178 to KGBTR [link] [comments]


2020.07.25 10:45 Asusnur GRRM - 1999 Söyleşileri - 3

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır
26 Mayıs 2020
Bu son söyleşi ile beraber, GRRM’in 1999 yılı söyleşileri tamamlandı. 2000 ve 2001 söyleşileri hazırlanıyor. Keyifle okuyun.
Starklara ilham veren şey neydi? Taht Oyunlarındaki Stark hanesi fevkalede idi.
Cevap vermesi zor bir soru. Sanırım bir aile hakkında kitap istedim. Bir sürü roman yazdım ama çoğunlukla kahramanlarımın hep yalnız kişiler olduğunu fark ettim. Onlar hiçbir şeye ya da kimseye bağlı olmayan genç ya da yaşlı insanlardı. Bu yüzden bir aile birimiyle bir kez uğraşmanın ilginç olacağını düşündüm. Ayrıca Kralların Savaşı’nda çok fazla tarihten ilham var ve bunu yaparken çok fazla tarihi roman ve tarih okudum; orta çağ’ın aile birimlerinden etkilendim. Güç, o zaman ailevi bir şeydi. Bu dinamil benim için ilginç görünüyordu ve keşfetmeye de değer.
Serideki bir çok karakteri ve alt grafiği düz tutmayı ve hepsinin hareket kabileyetini sürdürmeyi zor buluyor musunuz?
Evet, bazen zor olabiliyor ama hepsini kafamda düz tutabiliyorum. Bu karakterlerin her biri benim için çok farklı ve farklı seslere sahipler ama şüphe yok ki tüm olayların ve zaman çizgisindeki olay bütünlüğünün birbirinin içine girmesi beni deli ediyor. En uygun uyumu sağlamak için olayları en 90 kere tekrar karıştırıyorum. Umarım sonunda hepsini anlamlı hale getiriyorum.
Çok sevdiğiniz bir karakter var mı?
Kabul etmeliyim ki Tyrion’dan hoşlanıyorum ama elbette o bir kötü adam ama hey, iyi bir kötü adamdan daha iyi bir şey yok.
Büyü, 2. kitapta ilkinden daha fazla rol sahibi. Bu konuda ileride daha fazlasını görecek miyiz?
Bu fantezi romanı, bu yüzden içine biraz büyü katmam gerektiğini düşündüm ama bunu çok dikkatli ele almak istedim. Tolkien’in iyi etki sahibi olduğu noktalardan biri de budur. Orta Dünya’nın sihirli bir dünya olduğunu hissedersiniz ve öyledir de; gizem, merak ve sihir ile dolduur ama baktığınızda çok fazla sihirli sahne de yoktur. Gandalf bir büyücü ama aslında büyülü neler yapıyor? Tolkien daha çok “gizem” kullanmıştır. Sauron asla sahneye çıkmaz, büyük ve kötücül sihirli güçleri olduğunu biliriz ama bunları görmeyiz, ne olduğunu bilmeyiz. Sihrin bütünüyle ele alınması incelikli bir halindedir. Onun orada yaptığını anladığımda bana harika bir seçim yapmış gibi geldi. Sıradan bir yerde bir kasap dükkanına ya da dişçiye gider gibi caddenin köşesindeki büyücünün dükkanına herkes ile beraber gidebiliyorsanız, şaşırtıcılığını kaybeder (Yani sıradanlaşıyor). İlk başta sihrin çok incelikli olacağı ve sonra kitaptan kitaba çıkacağı bir seriyi kasten tasarladım ama her zaman alışılmadık ve şaşırtıcı tutacağım.
Şimdiye kadar seri çok ilgi çekiciydi ama aynı zamanda çok karanlıktı ve bazı ana/büyük karakterler için işler daha da kötüleşecek gibi görünüyor. Çok karanlık olduğundan endişe ediyor musunuz?
Bu konuda biraz endişeliyim, çoğunlukla okuyucuların söylediğini duyduğumda. Ancak öte yandan, eğer sadece düşük bir fantezi istiyorlarsa, onlara bunu verebilecek çok sayıda insan var. Bu tür şeyler yazmakla ilgilenmiyorum. Ayrıca, yapmak istediğim bir şey olan şüpheyi arttırdığını düşünüyorum. Okuyucuya herhangi bir karakterin her an ölebileceği hissini vermek istedim. Bu, eğer (karakterler) tehlikeye girerlerse, umarım okuyucu da orada bir takım tehlikeyi deneyimler. (Sadist herif 🙂 )
Kitaplarda ölen insanlar… seri sonunda hayatta kalan olacak mı? 🙂
Kimse son kitapta hayatta kalmayacak, aslında hepsi 5. kitapta ölecek ve 6. kitap binlerce sayfa boyunca mezarların üzerinde yağan kar tasviri ile geçecek. (kitaplar o zamanlar 6 idi.)
Kralların Çarpışmasının ne kadarı karakter yaratma idi? Doldurmanı gereken büyük bir oyuncu kadrosu var.
Karakter yaratma her zaman bunun büyük bir parçası. Bu kadar büyük bir seri ile gerçekten zor kısmı; her karakteri diğerlerinden unutulmaz ve farklı hale getirmenin yolları ile geliyor. Her POV karakterinin kendi sesine sahip, aynı zamanda kendi destekleyici karakterlere ihtiyacı var. Zor olabilir. Neyse ki karakterlerimi gerçek insanlardan daha iyi hatırlıyorum.
Hem iyi hem kötü karakterleri yazmak bakış açınızı etkiliyor mu? Aralarındaki çizgi bulanıklaşıyor mu?
Bu çizgileri bulanıklaştırmak istiyorum. Siyahların ve beyazların değil gri tonlarına boyamayı seviyorum. Birisi bir zamanlar kötü adamın karşı tarafın kahramanı olduğunu söyledi. Bunu yansıtmak istedim. Pek çok fantezinin karton kesimi olan kötü adamları var. Lord Blackness ya da King Evil ya da Monstrous One ya da daha fazlası. Feh.
Sempatik karakterleri sunma konusunda iyi bir iş çıkarıyorsunuz.
Böyle düşünmene sevindim. Bir POV yazmaya başladığımda sizi o kişinin kafasının içine koymaya çalışıyorum, böylece onunla empati kurabilirsiniz, en azından bölümü okurken.
Onları yazarken hepsiyle eşit olarak empati kuruyor musunuz?
Onları yazarken? Elbette. Sonra POV’ları değiştiriyorum ve tarafları değiştiriyorum. Tabii ki en sevdiğim karakterlerim de var. Tyrion, Arya, Jon. . . ama hepsini seviyorum. Öldürdüklerim bile.
Tyrion hakkında konuşalım. İkinci kitapta gerçekten çiçek açıyor.
Diğer herkesten fazla bölümünün olmasına yardımcı oluyor. GoT’a başladığımda her karakter için aynı sayılarda bölümler istemiştim ama sonra gördüm ki bu pek mümkün değil. Bazıları diğerlerinden daha fazla bölüme sahip olmak zorundaydı. Ned ilk kitapta baskın karakter, ikinci kitapta Tyrion daha baskın. Tyrion ayrıca yazmasını en kolay bulduğum karakter. En zor karakterler Jon ve Dany, hikayeleri ana hikayelerden ayrı ilerlemesi ve bölümlerinin kısmen “sihirli” olmasından kaynaklı. Söylediğim gibi büyünün çok dikkatli bir şekilde ele alınması gerekiyor ( Daha sonraki açıklamalarda en zorlandığı karakterin çocuk ve büyü etkisi yüzünden Bran olduğunu ifade etmişti… Bu açıklamayı 2. kitap bittiğinde yaptı. Yani anladığım kadarıyla “büyülü” kısımları yazmak, onu biraz zora sokuyor ve kitabı yazarken hangi karaktelerde bu etki ağırlıkta ise onları yazarken zorlanıyor ).
Bu kitaplar ince bir çizgide yürüyor - tarih meraklıları için çok büyülü olabilirler ve fantezi meraklıları için yeterince büyülü olmayabilirler. Bu seni endişelendirdi mi?
Elbette endişelendirdi. Daha önce kariyerimde taburelerden düşmüştüm. . . en önemlisi korku hayranları için yeterince korkunç olmayan ya da gizem hayranları için yeterince gizemli olan ARMAGEDDON RAG ile. . . ve rock ‘n’ roll hayranları açıkça kitap okumuyor. . . kimse satın almadı.
Seriye dönelim… Bu kitabın diğer fantezilerden farklı bir yönü var. Burada sonuçların ciddi yankıları oluyor, çoğu fantezilerde bu yok.
Neyse ki BUZ VE ATEŞİN ŞARKISI bu problemi yaşamayacak. Tolkien’den sonraki birçok fanteziler elbette korkunçtu. Müthiş yazarlar var, beni yanlış anlamayın. Tad Williams, Robin Hobb, Ursula K. Le Guin, Jack Vance, Guy Gavriel Kay ve diğerleri fantezi alanında harika çalışmalar yaptı ama birçoğu Yüzüklerin Efendisi’nden tüm iyi şeyleri kaynatmış ve kalanları saklamış gibi okuyor.
Efsaneler ve mitler hakkında konuşalım. Bu kitap, olayların mit ve şarkılar haline gelmesiyle ilgili. Bu şekilde mi tasarladın yoksa çalışma şeklin mi böyle?
İşim her zaman romantizm ve gerçeklik arasındaki - efsane ile efsanenin altında yatan gerginlik arasındaki gerilimi keşfetmekti. Bu tema en kısa hikayelerimde bile var.
Başka sorularla beraber Syrio’nun dönüp dönmeyeceği veya Jaqen ile aynı kişi olup olmadığı soruldu ama bu soruyu görmezden gelerek sadece diğerlerini cevapladı.
Arya ve Jon’un birbirlerini ne kadar çok sevdiğini bizi sondajlayarak okuyucuya bir şey mi söylemeye çalışıyorsun? ( 😍 )
“Okuyucuya bir şey söylemek?” Hayır, ben sadece karakterlerin nasıl hissettiğini bildiriyorum. Tabi ki kitaptaki her şey okuyucuya bir şey söylüyor. ( 😍)
Bay Martin, Rhaegar’ın Lyanna’ya tecavüz ettiği izlenimindeydim. Öyle mi, yoksa aşık mıydılar?
Rhaegar ve Lyanna - bu, daha sonraki kitaplaı beklemesi gereken bir bilgi ama bundan emin değilseniz, memnunum. Yapmak istediğim bir şey de gerçeğin belirsizliğini telkin etmekti. Yani, bir düşünün - kendi dünyamızda, Thomas Jefferson ve Sally Hemmings arasında ya da Bill Clinton ve Paula Jones arasında ne olduğunu bile bilmiyoruz. Rhaegar ve Lyanna’nın gerçeği benzer şekilde bilinmesi zor olabilir. . . bir süre için.
Kral Muhafızları eş ve miras hakkından vazgeçiyor ama Jaime nasıl oluyor da Kaya’nın varisi olabiliyor?
Basit, Tywion bunu reddediyor. Eğer bunu kabul ederse Tyrion’un varisliğini kabul etmek zorunda kalacak ve bunu kabul etmekte zorlanıyor.
Bir sahne veya bölüm için POV’u nasıl seçiyorsunuz? İçgüdü? Kaybedecek en çok karaktere sahip olan karakter? En çok kazanacak? En çok acı çekecek?
Bazı durumlarda, tek bir seçenek vardır. Şimdi, karakterler yaygın bir şekilde etrafa dağıldı. Diğer durumlarda, evet, hangi karakterin bana en potansiyel dramayı verdiğini ön görüyorum. Zor olabilir çünkü etrafta çok fazla gizlilik var. Her karakterin diğerlerinden farklı bilgiler vardır. Ancak duygusal etki kesinlikle ön plandadır.
Sizin için yazması en zor karakter kim? En kolayı? Neden?
En kolayı Tyrion. En zoru Jon ve Dany… ve Bran da zor, bilhassa yaşı yüzünden (geldi bizim Bran da konuya. 🙂).
Tyriek Lannister’a ne olduğunu öğrenecek miyiz?
Evet, sonraki kitaplarda.
Çok fazla seks var. Bazıları nedensiz görünüyor, bazıları hikayeye yardımcı oluyor. Hepsi gerekli mi?
Kitaptaki herhangi bir şeyin “gereksiz” olduğuna katılır mıyım bilmiyorum. Yazmaya çalışırken yapmaya çalıştığım şey okuyucularımı oraya anlatmaktan fazlası; sadece anlatmak yerine hikayeye sokmak. Bunu yapmak için, duyusal girdiye ve birçoğuna ihtiyacınız var - manzaralar ve sesler ve ayrıca duygular, kokular ve tatlar. Birkaç kişi boş bir şiddet olduğunu söylemişti, ama bir savaşın nasıl hissettirdiğini başka nasıl anlayabilirim? Diğerleri gereksiz nedensiz bahsetti ama aynı cevap aklımda belirdi ve bu nedenle, aynı zamanda kıyafetlerin, tariflerin ziyafetinin ve armağanların hanedanların nedensiz-gereksiz betimlenmesiyle de suçlandım.
Bay Martin, Westeros neden Diğerleri ve uzun kıştan etkilenen tek yer gibi görünüyor? Dünyanın diğer kısımları umursamıyor gibi görünüyor.
Westeros etkilenen tek yer değil ama en güçlü şekilde etkilenen yer çünkü o kadar kuzeyde uzanan tek kara kütlesi orada. Diğer kıta ise buz gibi bir kutup denizi ile kuzeye bağlı.
Jon’un yeminlerinden azat edilmesi mümkün olabilir mi?
Büyük konsey, Aemon’u üstat yeminlerinden azat edecekti, bu yüzden mümkün olacağını düşünüyorum. Uygun bir otorite ile.
Aegon veya onun torunları neden ejderhaları göz önüne alındığında Dorne’yi fetih etmediler? İki krallığın orduları kavrulmuş, kuzey diz çöküyor, fırtına kralı öldürüldü, eyrie muhtemelen diz çöküyor, harrenhal bir kömür döndü… Dorne’yi bu kadar özel yapan nedir?
Dorne, dağları tarafından korunuyor ve ayrıca dövüş teknikleriyle de. Aegon ile büyük ordularını getirip savaşmadılar ya da kalelerine kapanıp, delik açmadılar. Bir diğer deyişle gerilla tarzı savaştılar.
Kılıçların Fırtınası ve Ejderhaların Dansı arasında beş yıllık bir atlama olmasından bahsedildi. Sanırım amaç Dany’nin ejderhalarının büyümesi? Başka bir sebep var mı?
Ejderhalar ve çocuklar! Bu hikayeye başladığımda 12, 10 ya da 8 yaşındaki çocuklar hakkında binlerce sayfa yazmak istemedim. Arya, Sansa ve Bran’ı biraz daha yaşlandırmam gerekiyor yoksa delireceğim! Ve Rickon’ı da. Üç yaşındaki bir çocuğun POV’unu yazmaya bile çalışmadım ama biraz daha büyüdüğünde o ve Tüylüköpek hikayeye geri dönecek.
Targaryenlar ejderhalarına bağlandıklarında ateşe karşı bir bağışıklık kazanırlar mı?
Bunu sorduğuna sevindim. Onlar bağışık değil, Dany’nin olayı sadece bir kereliğe mahsus mucizevi bir olaydır. Ateşe girip canlı çıktığı için ona “yanmayan” denir ama kardeşi erimiş altına bağışık değildir sanırım.
Ashara’nın menekşe gözlerine vurgu yapılarak Dayne’lerin Targaryen gibi Valyria ile bağı olup olmadığı sorusu soruldu, nasıl bu renklere sahipler vs…
Bir çok İsveçlinin mavi gözleri vardır ama her mavi gözlü İsveçli değildir, aynı mantık Westeros için de geçerli (Yani Valyriakökenli değil ya da Targaryen kan bağı ile ilgili bir şey değil). Ailenin köklerini görmek için isimler yardımcı olabilir. İlk İnsanlar genelde kısa ve basit isimlere sahiptir; Stark, Reed, Flint gibi. Valyria genelde “ae” kullanımı yaygındır. Andallar… pekala, ne Stark ne Targ, mantıklıysa. Lannister, Arryn, Tyrell. Elbette binlerce yıllık melezlenme olduğunu ve kimsenin sad İlk İnsan ya da Andal olmadığını bilmelisiniz. ( @DaenaTargaryenn sana mı demiştim başlık açayım senin için bu konuda? Cevabı burada, bu yüzden açmaya gerek yok sanırım. 😜)
Buz ve Ateşin Şarkısı ne anlama geliyor? Bazıları bunun Ötekilere ve Ejderhalara atıf olduğunu düşünürlerken bazıları karakterlere atıf olduğunu düşünüyor, popüler isim Jon. Herhangi bir yorum?
Bu konuda bir yorumum yok ama birkaç manaya gelen isimlerle tanınıyorum.
Yüzler Adasındaki yeşil adamlar hakkında bir şey görecek miyiz ya da duyacak mıyız? Sorusuna, sonraki kitaplarda diye cevap verdi.
Bitti.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.24 09:49 TheLastNever1 Bir Müslümansanız ayak fetişiniz oması çok kötü bir durum

Bir dindar için ayak fetişizmi en berbat durumların başında gelir. Fetişizm günah değildir elbette; ancak özellikle bekâr bir Müslüman'ı çok zorlayan ve irrite eden bir histir. Hem dindar olup hem fetişist olmak gerçekten de çok zor bir sınavdır. Bu bekâr Müslüman genç evlense bile fetişizm hislerini yaşayamazsa bu fetişizm onun için bir yük olur. Müslüman gencimiz fetiş hislerini eşi ile yaşayamazsa bu bekâr olan gencin yaşadığı sınavdan çok daha büyük bir sınava dönüşür.
Bilindiği üzere Müslüman bir birey zina etmeyi bırakın harama bile bakamaz. Ayrıca "bir yılanın arkasından yürü, bir aslanın arkasından yürü; ama bir kadının arkasından yürüme" diye geçer birtakım İslami eserlerde. Gerçekten de tanımadığımız bir kadının arkasından yürümek bile biz erkekler için fitne sebebidir. Biz erkekler için hem arkasında yürüdüğümüz kızın ayakları sorun olacak hem de belli olan beden hatları. Şu iyi bilinmelidir ki, Fetiş hisleri olan bir erkeğin nefsiyle mücadele edip kendini haramlardan koruması fetiş hisleri bulunmayan erkeklere kıyasla çok daha zordur. Buna şöyle bir örnek vereyim: Bir insan size sınavlarınız da varken ve ders çalışmanız gerekirken gelse ve "dışarıda kahve içelim kardeş dersi mersi boş ver" dese sınavım var der geçiştirirsiniz. Bu insan ile beraber bir kişi daha ısrar etse durur bir düşünürsünüz. Israr eden arkadaş sayısı arttıkça sizin ikna olma ihtimaliniz artar ve belki de dersi boş verip arkadaşlarla muhabbeti tercih edebilirsiniz. Bu örnek aslında her şeyi açıklar niteliktedir. Fetiş hisleri bulunmayan bir insan harama bakmamak için başını hafif eğip yere bakarak yürümeyi tercih edecektir sonuçta ayaklardan etkilenmediği için görse bile bu insanda cinsel dürtüler alevlenmeyecektir veya alevlense bile bu alevler ileri seviyeye ulaşmayacaktır; ancak fetişist olan bir insan için işler çok daha zordur; çünkü hem fetişist hem de dindar olan insan harama bakmamak için diğer insanlar gibi yere bakarak yürümek isteyecek; ancak yere baktığında bu sefer ayaklar tahrik edecektir. Fetişist bir birey bir kadından daha fazla tahrik olur; çünkü fetişist bir bireyin tahrik olduğu alan diğer bireylere göre daha fazladır. Şöyle bir durum var ki; sadece ayaklardan tahrik olup da bedenin diğer yerlerinden tahrik olmayan bir birey evlendiğinde eşiyle sorunlar yaşar; çünkü bu bireyin eşi ne kadar özenli olursa olsun ilgili birey hep ayaklarla ilgilenecektir. Bu durum boşanmaya varan seviyede kötüdür. Sadece ayaklardan değil de ayaklarla beraber komple kadın bedeninden tahrik olan benim gibi inançlı fetişistlere Allah (s.w.t) kolaylıklar nasib etsin rabbim 📷 Yani yukarı tükürsek bıyık, aşağı tükürsek sakal. Bizlerin bu fetişizm nedeniyle kadınlardan tahrik olma katsayımız diğer erkeklere kıyasla daha yüksektir anlayacağınız. Gerçi bu durum evlendiğimiz zaman eğer kadın anlayışlı ve güzel huylu ise kadının işine gelir; çünkü bizim eşimizle ilgilenmek için yaptığımız her hamle eşimizi mutlu edecektir. Eşimizin bedenindeki diğer uzuvlarla birlikte ayaklarıyla da ilgilenmemiz eşimizin aldığı zevk katsayısını yükseltecektir. Aslında ayaklar bedenin sinir uçlarının toplandığı merkezlerden biridir. Herkes ayakları ihmal eder; çünkü bilmezler hatta ayağı pis zannederler. Halbuki 5 vakit namaz kılan birinin ayakları kolay kolay kokmuyor ve bu kişi ayaklarına dikkat ederse ayaklarıyla ilgili pek sağlık sorunu da yaşamaz. Ayrıca ayak yalamanın ayağını yalatana faydası çoktur. Örneğin:
Tükürükteki anti-bakteriyel maddeler ayakları temizler ve ayakları adeta sterilize eder. Ayaklar sürekli yalanıp emileceği için nemli kalır, bu sayede ayaklar her zaman yumuşacık olur Topuklar çatlamaz ve yumuşar Ayak bakımı için para harcamışçasına ayaklarınızın daha bi güzelleştiğini fark edersiniz Parmak araları da sterilize olacağından ayaklarda mantar oluşma ihtimali azalır Ayaklarda nasır oluşma ihtimali azalır. Ayaklara masaj ve akabinde ayakları güzelce yalamak bedene de kuvvet verir, depresyonu azaltır, libidoyu yükseltir, sağlığa da iyi gelir, ayaklardaki sinir uçları uyarılan organlar âdeta resetlenmişçesine (yeniden başlatılmışçasına) daha iyi çalışmaya başlar ... dahası da var.. Bunlara inanmayanlar refleksolojiyi iyi okusunlar. Refleksoloji ayaklara masaj yaparak sağlığa kavuşturma ile ilgili bir kavram.. Bana inanmayanlar arama motorlarında refleksoloji diye aratıp ayak masajının faydalarını okuyabilirler. Akabinde tükürüğün faydaları diye de arama motorlarında aratın ve tükürüğün faydalarını okuyun.. Okuyun da görün doğru söylediğimi...
Aslında kadınlar ayaklarını kocalarına düzenli olarak yalatmalı. Aslında fetişist olup aynı zamanda dindar olan bir insan kadınlar için bir nimettir. Ayaklarınıza bakım yapacak hatta tırnaklarınızı bile kesip pedikürünüzü seve seve bedavaya yapabilecek bir eşiniz var. İstifade edin. Önyargılı olacağınıza bunun tadını çıkarın. Eşiniz sadece ayaklarla değil de ayaklarınızla beraber tüm bedeninizle de ilgileniyorsa bu fetişizm neden kötü olsun, neden sapıklık olsun, neden sapkınlık olsun? Yazının sonlarında size refleksoloji ile ilgili resimler sundum. O resimlere de bakınız!!! Bu iş ciddi bir iş.. Fetişist bir erkek aslında kadınlar için nimet... Aslında hem fetişist hem de dindar olan bir erkek kadın için nimettir hatta bulunmaz bursa kumaşıdır: - Karısının ayaklarına gönüllü olarak her gün masaj yapar ve bundan cinsel açıdan keyif alır. Bu sayede hem nefsini köreltir hem de eşine âdeta şifa kaynağı olur - Karısının tırnaklarını da keser, pedikürünü de yapar - Karısının ayaklarını yıkar - Karısının ayaklarını yalar ve emer, bu sayede refleksolojiden bir adım öne geçerek ağzı, dili ve dişleri ile karısının ayaklarına ekstra bir masaj imkanı sunar. Bu durum refleksolojinin faydalarını daha da arttırır. - Refleksoloji normalde kliniklerde para ile yapılan bir şey. Kocanız ayak fetişi ise siz İNSANLARIN PARA VERİP DE ZOR BULDUKLARI BİR ŞEYİ BEDAVADAN elde etmiş bulunuyorsunuz. - Kocanız aynı zamanda dindar olduğu için haramlara da bakmaz. - Kocanız evde sizin ayaklarınızla nefsini körelteceğinden dışarıda yukarıda yazdığım zorluklarla karşılaşsa da yine de kocanızın nefsi kocanızı fazla zorlayamaz; çünkü eve gelecek ve sizin ayaklarınızla ilgilenecek. - Kocanızın yaşadığı bu çok ağır imtihanlarda kocanıza yardım ederek aslında farkında olmadan cihad için sefere çıkmışçasına sevap kazanırsınız. Hatta kocanızın her hayır duasında bir adım daha yükselirsiniz. Kocanız her hoşnut oluşunda sizi duaya boğacaktır. Bunun da size faydası olacak. - ... dahası da var.. Hem dünyevi hem de uhrevi faydalar inşaAllah sizleri bekliyor... Ancaaaakkk o önyargılarınızı kırmanız gerekmekte...
Fetişist olup da dindar olan bir bireyin yaşadığı başlıca sorunlar: - Dışarı çıktığında yere bakarak yürüyememek - Billboardlarda ve reklam alanlarında gördüğü ayak resimlerinden tahrik olabilme - Resimlerde örneklerini gördüğünüz toplu taşıma araçlarında özellikle karşılıklı koltuğu olan taşıtlarda dakikalarca karşınızda oturan hanımefendilerin hem yüzlerine hem de ayaklarına bakmamak için yoğun uğraş vermenize sebep olan felâket ötesi bir imtihan. - Özellikle yaz mevsimlerinde hanımefendilerin ayaklarını çoraplı ya da çorapsız fark etmeyecek şekilde gösteren ayakkabılar giymeleri yüzünden çekilen çilenin daha da artması - ... yani daha nasıl ifade edeyim?
Hem dindar olup hem de fetişist olmak o kadar zor ki. Özellikle anlayışsız, önyargılı, bağnaz ve tabularla dolu bir çevreniz varsa yaşadığınız bu ağır imtihanlar en az 100000000000000000 kat daha artacaktır...
Çevrenizdeki hiçbir kimseye oturup içinizi dökemezsiniz. Eğer buna kalkışırsanız sapık damgası yersiniz. İnsanlar o kadar nankör ki, yıllarca sizi en iyi, en mükemmel, en dürüst, en dindar ve en takvalı bilen biri bile sizi artık bir şerefsiz, kendini saklayan bir misyoner, hain, sapık, tecavüzcü, vs görebilir. Yani artık ne yaparsanız yapın kimsenin gözünde değeriniz olmayacak. Sana kız bulalım, seni evlendirelim diyenlerden köşe bucak kaçarsınız; çünkü bilirsiniz ki, bu insanların bulacakları kızlar sonuçta kendi çevrelerinden olacağı için gayet tutucu olacaktır. Evlendiğinizde bile bu derdinizi bu eşinize anlatsanız o kadar tutucudur ki babasının evine gider ve sizi de rezil eder. Bu yüzden ailenizin de itibarı sarsılacaktır Kendinizi yapayalnız hissedersiniz; çünkü çevrenizde teksiniz ve sizi anlayan tek bir kişi bile yok. Bazen intihar etme isteğinin artması; çünkü yapayalnızsınız ve sizi anlayan kimse yok Allah'a bol bol "Allah'ım kaderimde evleneceğim insan belli ama ben bilmiyorum sen biliyorsun, sana yalvarıyorum lütfen evleneceğim hanımefendi beni geri çevirmesin, evleneceğim hanımefendi cinsel fantezi ve fetişlerimi reddetmesin" dua edersiniz. -... daha nasıl ifade edebilirim?
submitted by TheLastNever1 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.23 23:37 Sancerro Bir dindar için ayak fetişizmi en berbat durumların başında gelir

Bir dindar için ayak fetişizmi en berbat durumların başında gelir. Fetişizm günah değildir elbette; ancak özellikle bekâr bir Müslüman'ı çok zorlayan ve irrite eden bir histir. Hem dindar olup hem fetişist olmak gerçekten de çok zor bir sınavdır. Bu bekâr Müslüman genç evlense bile fetişizm hislerini yaşayamazsa bu fetişizm onun için bir yük olur. Müslüman gencimiz fetiş hislerini eşi ile yaşayamazsa bu bekâr olan gencin yaşadığı sınavdan çok daha büyük bir sınava dönüşür.
Bilindiği üzere Müslüman bir birey zina etmeyi bırakın harama bile bakamaz. Ayrıca "bir yılanın arkasından yürü, bir aslanın arkasından yürü; ama bir kadının arkasından yürüme" diye geçer birtakım İslami eserlerde. Gerçekten de tanımadığımız bir kadının arkasından yürümek bile biz erkekler için fitne sebebidir. Biz erkekler için hem arkasında yürüdüğümüz kızın ayakları sorun olacak hem de belli olan beden hatları. Şu iyi bilinmelidir ki, Fetiş hisleri olan bir erkeğin nefsiyle mücadele edip kendini haramlardan koruması fetiş hisleri bulunmayan erkeklere kıyasla çok daha zordur. Buna şöyle bir örnek vereyim: Bir insan size sınavlarınız da varken ve ders çalışmanız gerekirken gelse ve "dışarıda kahve içelim kardeş dersi mersi boş ver" dese sınavım var der geçiştirirsiniz. Bu insan ile beraber bir kişi daha ısrar etse durur bir düşünürsünüz. Israr eden arkadaş sayısı arttıkça sizin ikna olma ihtimaliniz artar ve belki de dersi boş verip arkadaşlarla muhabbeti tercih edebilirsiniz. Bu örnek aslında her şeyi açıklar niteliktedir. Fetiş hisleri bulunmayan bir insan harama bakmamak için başını hafif eğip yere bakarak yürümeyi tercih edecektir sonuçta ayaklardan etkilenmediği için görse bile bu insanda cinsel dürtüler alevlenmeyecektir veya alevlense bile bu alevler ileri seviyeye ulaşmayacaktır; ancak fetişist olan bir insan için işler çok daha zordur; çünkü hem fetişist hem de dindar olan insan harama bakmamak için diğer insanlar gibi yere bakarak yürümek isteyecek; ancak yere baktığında bu sefer ayaklar tahrik edecektir. Fetişist bir birey bir kadından daha fazla tahrik olur; çünkü fetişist bir bireyin tahrik olduğu alan diğer bireylere göre daha fazladır. Şöyle bir durum var ki; sadece ayaklardan tahrik olup da bedenin diğer yerlerinden tahrik olmayan bir birey evlendiğinde eşiyle sorunlar yaşar; çünkü bu bireyin eşi ne kadar özenli olursa olsun ilgili birey hep ayaklarla ilgilenecektir. Bu durum boşanmaya varan seviyede kötüdür. Sadece ayaklardan değil de ayaklarla beraber komple kadın bedeninden tahrik olan benim gibi inançlı fetişistlere Allah (s.w.t) kolaylıklar nasib etsin rabbim :( Yani yukarı tükürsek bıyık, aşağı tükürsek sakal. Bizlerin bu fetişizm nedeniyle kadınlardan tahrik olma katsayımız diğer erkeklere kıyasla daha yüksektir anlayacağınız. Gerçi bu durum evlendiğimiz zaman eğer kadın anlayışlı ve güzel huylu ise kadının işine gelir; çünkü bizim eşimizle ilgilenmek için yaptığımız her hamle eşimizi mutlu edecektir. Eşimizin bedenindeki diğer uzuvlarla birlikte ayaklarıyla da ilgilenmemiz eşimizin aldığı zevk katsayısını yükseltecektir. Aslında ayaklar bedenin sinir uçlarının toplandığı merkezlerden biridir. Herkes ayakları ihmal eder; çünkü bilmezler hatta ayağı pis zannederler. Halbuki 5 vakit namaz kılan birinin ayakları kolay kolay kokmuyor ve bu kişi ayaklarına dikkat ederse ayaklarıyla ilgili pek sağlık sorunu da yaşamaz. Ayrıca ayak yalamanın ayağını yalatana faydası çoktur. Örneğin:
Tükürükteki anti-bakteriyel maddeler ayakları temizler ve ayakları adeta sterilize eder. Ayaklar sürekli yalanıp emileceği için nemli kalır, bu sayede ayaklar her zaman yumuşacık olur Topuklar çatlamaz ve yumuşar Ayak bakımı için para harcamışçasına ayaklarınızın daha bi güzelleştiğini fark edersiniz Parmak araları da sterilize olacağından ayaklarda mantar oluşma ihtimali azalır Ayaklarda nasır oluşma ihtimali azalır. Ayaklara masaj ve akabinde ayakları güzelce yalamak bedene de kuvvet verir, depresyonu azaltır, libidoyu yükseltir, sağlığa da iyi gelir, ayaklardaki sinir uçları uyarılan organlar âdeta resetlenmişçesine (yeniden başlatılmışçasına) daha iyi çalışmaya başlar ... dahası da var.. Bunlara inanmayanlar refleksolojiyi iyi okusunlar. Refleksoloji ayaklara masaj yaparak sağlığa kavuşturma ile ilgili bir kavram.. Bana inanmayanlar arama motorlarında refleksoloji diye aratıp ayak masajının faydalarını okuyabilirler. Akabinde tükürüğün faydaları diye de arama motorlarında aratın ve tükürüğün faydalarını okuyun.. Okuyun da görün doğru söylediğimi...
Aslında kadınlar ayaklarını kocalarına düzenli olarak yalatmalı. Aslında fetişist olup aynı zamanda dindar olan bir insan kadınlar için bir nimettir. Ayaklarınıza bakım yapacak hatta tırnaklarınızı bile kesip pedikürünüzü seve seve bedavaya yapabilecek bir eşiniz var. İstifade edin. Önyargılı olacağınıza bunun tadını çıkarın. Eşiniz sadece ayaklarla değil de ayaklarınızla beraber tüm bedeninizle de ilgileniyorsa bu fetişizm neden kötü olsun, neden sapıklık olsun, neden sapkınlık olsun? Yazının sonlarında size refleksoloji ile ilgili resimler sundum. O resimlere de bakınız!!! Bu iş ciddi bir iş.. Fetişist bir erkek aslında kadınlar için nimet... Aslında hem fetişist hem de dindar olan bir erkek kadın için nimettir hatta bulunmaz bursa kumaşıdır: - Karısının ayaklarına gönüllü olarak her gün masaj yapar ve bundan cinsel açıdan keyif alır. Bu sayede hem nefsini köreltir hem de eşine âdeta şifa kaynağı olur - Karısının tırnaklarını da keser, pedikürünü de yapar - Karısının ayaklarını yıkar - Karısının ayaklarını yalar ve emer, bu sayede refleksolojiden bir adım öne geçerek ağzı, dili ve dişleri ile karısının ayaklarına ekstra bir masaj imkanı sunar. Bu durum refleksolojinin faydalarını daha da arttırır. - Refleksoloji normalde kliniklerde para ile yapılan bir şey. Kocanız ayak fetişi ise siz İNSANLARIN PARA VERİP DE ZOR BULDUKLARI BİR ŞEYİ BEDAVADAN elde etmiş bulunuyorsunuz. - Kocanız aynı zamanda dindar olduğu için haramlara da bakmaz. - Kocanız evde sizin ayaklarınızla nefsini körelteceğinden dışarıda yukarıda yazdığım zorluklarla karşılaşsa da yine de kocanızın nefsi kocanızı fazla zorlayamaz; çünkü eve gelecek ve sizin ayaklarınızla ilgilenecek. - Kocanızın yaşadığı bu çok ağır imtihanlarda kocanıza yardım ederek aslında farkında olmadan cihad için sefere çıkmışçasına sevap kazanırsınız. Hatta kocanızın her hayır duasında bir adım daha yükselirsiniz. Kocanız her hoşnut oluşunda sizi duaya boğacaktır. Bunun da size faydası olacak. - ... dahası da var.. Hem dünyevi hem de uhrevi faydalar inşaAllah sizleri bekliyor... Ancaaaakkk o önyargılarınızı kırmanız gerekmekte...
Fetişist olup da dindar olan bir bireyin yaşadığı başlıca sorunlar: - Dışarı çıktığında yere bakarak yürüyememek - Billboardlarda ve reklam alanlarında gördüğü ayak resimlerinden tahrik olabilme - Resimlerde örneklerini gördüğünüz toplu taşıma araçlarında özellikle karşılıklı koltuğu olan taşıtlarda dakikalarca karşınızda oturan hanımefendilerin hem yüzlerine hem de ayaklarına bakmamak için yoğun uğraş vermenize sebep olan felâket ötesi bir imtihan. - Özellikle yaz mevsimlerinde hanımefendilerin ayaklarını çoraplı ya da çorapsız fark etmeyecek şekilde gösteren ayakkabılar giymeleri yüzünden çekilen çilenin daha da artması - ... yani daha nasıl ifade edeyim?
Hem dindar olup hem de fetişist olmak o kadar zor ki. Özellikle anlayışsız, önyargılı, bağnaz ve tabularla dolu bir çevreniz varsa yaşadığınız bu ağır imtihanlar en az 100000000000000000 kat daha artacaktır...
Çevrenizdeki hiçbir kimseye oturup içinizi dökemezsiniz. Eğer buna kalkışırsanız sapık damgası yersiniz. İnsanlar o kadar nankör ki, yıllarca sizi en iyi, en mükemmel, en dürüst, en dindar ve en takvalı bilen biri bile sizi artık bir şerefsiz, kendini saklayan bir misyoner, hain, sapık, tecavüzcü, vs görebilir. Yani artık ne yaparsanız yapın kimsenin gözünde değeriniz olmayacak. Sana kız bulalım, seni evlendirelim diyenlerden köşe bucak kaçarsınız; çünkü bilirsiniz ki, bu insanların bulacakları kızlar sonuçta kendi çevrelerinden olacağı için gayet tutucu olacaktır. Evlendiğinizde bile bu derdinizi bu eşinize anlatsanız o kadar tutucudur ki babasının evine gider ve sizi de rezil eder. Bu yüzden ailenizin de itibarı sarsılacaktır Kendinizi yapayalnız hissedersiniz; çünkü çevrenizde teksiniz ve sizi anlayan tek bir kişi bile yok. Bazen intihar etme isteğinin artması; çünkü yapayalnızsınız ve sizi anlayan kimse yok Allah'a bol bol "Allah'ım kaderimde evleneceğim insan belli ama ben bilmiyorum sen biliyorsun, sana yalvarıyorum lütfen evleneceğim hanımefendi beni geri çevirmesin, evleneceğim hanımefendi cinsel fantezi ve fetişlerimi reddetmesin" dua edersiniz. -... daha nasıl ifade edebilirim?
submitted by Sancerro to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.16 23:56 flozenlol güzel hikaye ,okuyun derim (efe aydal)

Türkiye Birincisi Asla yeterince iyi olamadım. Aileme, anneme babama, onların bana harcadığı paraya layık olamadım. Hayır, serseri değildim, geri zekalı da değildim, bir amacım da vardı ve bunu gerçekleştirmek istiyordum. Çalışkan olmak... istiyordum. Çalışkan olmak için oturup çalışmak lazım ben de biliyorum, söyledim ya geri zekalı değilim. Ama bunu beceremiyordum. Yani kıçımı sandalyenin üzerinde o kadar zaman tutamıyordum, beynimi o kadar zaman aynı konuya yoğunlaştıramıyordum. IQ testlerinden yüksek sonuçlar aldığım halde, bu sonuçları derslere yansıtamıyordum, duma duma dum. Bence ben hiperaktifim, yani en azından öyleydim o zamanlar. Kimseye söylemiyordum, olduğum gibi yaşamaktan memnundum. Benim bilime değil, sanata yeteneğim vardı. Ben bir ressamdım. Boş vaktimin tamamını evde resim yapmakla geçirirdim. Bir de kronik abazanlık tabi. Evimde Tinto Brass’ın hemen hemen her “başyapıtı” mevcuttur, ama bunlar da kesmeyince, son kalan paramla kaçak pazarından bir gizli kamera aldım kendime, ama daha hayrını göremedim şerefsizin. Şu işler bir bitsin, karşı komşunun kızı var ya, öfff. Göt kadar kamera, bir girerim evlerine, bırakırım kızın odasına, öhöm öhöm nerdeydik? Evet resimler... Resimlerimi gerçek ustalara da gösterdim, ‘sende gelecek var’ dediler bana. Bu ülkede bilimle sanat o kadar ters şeyler ki, yaşamadan öğrenemiyorsunuz. Bilim; “hiçbir şey yoktan var edilemez, sadece form değiştirir” der, ama sanat; ‘yoktan var etme’ işidir. Kimse beni dinlemedi. Fen matematik yazmıştık bir kere, ve haliyle de başarısızlığımdan dolayı açıkta kalmıştım. Dershaneye bile gitmedim belki ondandır... Ama bu sene kararlıydım. Her şeyi ciddiye alacaktım. Okul da yok nasılsa, daha rahat çalışır, bir yere girerim dedim kendime. Her çocuk gibi benim de bir dershane bulmam lazımdı. Babam saldı beni sokağa; “git bir dershane bul kendine gel” dedi. Dalga geçiyorum sanacaksınız ama, dershane nerde olur onu bile bilmiyordum. Bar değil ki bu anasını satayım gir barlar sokağına seç birini. Benim gibi adama söylenir mi böyle laf? Ama yapmalıydım, dedim ya, ben serseri değildim ve bir amacım vardı; bir üniversiteli olmak. Fakülte pek önemli değil, ama mümkün olduğu kadar iyi bir yer. Sonra iyi bir iş, sonra iyi para, sonra iyi hayat. Bütün bunların farkında olacak kadar uyanmıştım hayata. Sinemaya giderken bir dershanenin önünden geçerdim hep, neydi adı? Umut Dershanesi. Yerini bildiğime göre, önce oradan başlamalı diye düşündüm. Bir koşu indim sinemanın yanına. Aaah, dershane değilmiş, sadece afişiymiş: “Umut Dershanesi, her sene ilk yüzde en az 30 öğrenci. Yüzde yüz başarı garantisi. Her bölümden en fazla 3 yanlış.” Oha be kardeşim nasıl bu kadar iddialı olabiliyorlar, yüzde yüz başarı ha? Soruları mı çalıyorlar acaba? Her neyse bir bakmak lazım. Telefon numarasını ve adresi bir kenara not ettim (yanımda kağıt taşıyacak kadar sorumluluk sahibiyim), sonra tekrar yürüyerek (spor sağlığa yararlıdır) dershaneyi buldum. Eee, şimdi naapıcaz ki? En iyisi içeri bir bakıp sonra eve gitmek. Gözüm tutarsa babamla gelip kaydolurum düşüncesiyle daldım içeri. Danışmaya gittim, bilgi almak istediğimi söyledim. Güler yüzlü bir hanfendi (hanımefendi de denebilir) beni ‘müdür’ ün odasına yolladı. Okul mu lan bura müdür falan? bir de dekan olsaydı bari. Müdür bana kaydolmaya niyetimin olup olmadığını sordu. Ukalalık yapardım ama, odada ikimiz yalnızız... “Evet, beğenirsem kaydolucam.” dedim. Fiyatı sordum, “Onlar önemli değil” dedi adam bana. Elime bir test verdi; “otur bunu çöz, geçersen kaydederim seni” dedi. Oha bir dakka bu ne? Tamam çok erken geldim, benden başka fazla öğrenci yoktu ortalarda, ama böyle baş başa sevgili gibi de test mi yapılır be kardeşim? Sorulara bakmadan kalacağımı biliyordum, çünkü yaz tatilinden yeni çıkmıştım ve tatilde çalışacak kadar da aklımı peynir ekmekle yememiştim. Eve gittiğimde ‘uğraştım ama olmadı’ diyebilmem için bir şeyler yapmam lazımdı. Ben de teste bakmaya karar verdim. Test IQ testiymiş. Gerçekten de şaşırmıştım; derslerle zekanın ne alakası olabilir ki? Sorular kolaydı, ama ben tırsmıştım. Bir iş oldu bittiye getirilmeye çalışılıyorsa kesin bir pislik vardır. Soruları doğru düzgün okumadan kafadan salladım, neden mi? Çünkü “ben vazgeçtim abi sizde kesin bir pislik var” demeye korktum. Cevapları müdür denilen adama verdim. Kimse olmadığı için hemen orada optik okuyucudan geçirdi. Sonuca baktı ve “Kaydoldun” dedi. Anlaşılan attıklarım tutmuş, belki de bu tanrıdan bir işarettir diye düşündüm :P “Ama para?” “O dert değil.” Sana dert değil tabi dümbük, parayı veren biziz. Her neyse, son on senede yedi tane Türkiye birincisi çıkartan bir dershaneye kaydolmuştum, hem de bu kadar kolay. ‘Belimi doğrultuyorum galiba’ diye düşündüm ve evin yolunu tuttum (yol nasıl tutulur diye sormayın, ben tutarım). Akşam evde bizimkilere olanları anlattım. Hayret, ilk defa babamın yüzünde bu ifade vardı, ‘iyi ki bu çocuğu yapmışız’ diyen bakışı. Sonunda benimle gurur duymaya başlamıştı. Ben iyi niyetli birisiyim, elimden gelse deli gibi, manyak gibi çalışır, onun yüzünü hep güldürürdüm, ama olmuyodu işte olmuyodu anasını satayım. Neyse, belki de bu dershane benim hayatımda değişiklik yapacaktı. Ümidim vardı, işte bu her insanda olması gereken bi şey. İnsanın temel ihtiyacı, yaşamak için sebebi... Sonunda dershanenin ilk günü gelmişti. Ağustos’un sıcağında çıktık ‘Umut’a yolculuğa. Bina bu sefer kalabalıktı, acaba bizim sınıf nasıldı? Kızlar var mı? Varsa nasıl? Sıram nasıl? Bayan yanı mı, yoksa pencere kenarı mı? Belki de pencere bayan arasıdır, kim bilir? Koşarak sınıfımın olduğu ikinci kata çıktım. Zilin çalmasına 3 dakka falan vardı ama herkes çoktan sınıflara gitmişti. Kafamı sınıftan içeri soktum. Aman tanrım. İçerde dünyayı ele geçirmeyi amaçlayan bir mutant ordusu vardı. Birazdan alien komutanları gelecek ve istila için son planları yapacaklar... TİPİ VARDI HEPSİNDE. Kardeşim anladık ineksiniz kendinizi derse vermişsiniz, ama bari normal insana benzeyin be! Kızlar ikiye ayrılır, bıyığı olduğunu kabul edenler ve kabul etmeyenler. Bıyığı olduğunu kabul eden kızlar giderler çeşitli yöntemlerle (yakarak, ağda yaparak falan) bu bıyıklarını düzenli olarak ortadan kaldırırlar. Yanımdaki kız kesinlikle bıyıklı olduğunu kabul etmek istemeyenlerdendi. Kafamı ona çevirdiğimde aramızda on santim kalıyordu, ve ben onu gördükçe komplekse giriyordum. Bende öyle bıyık olsa var ya, nasıl gider biliyo musun bu kestane gözlerin altına? Sınıfa ne hayallerle girmiştim, ikinci bir arkadaş çevresi falan. Ama şimdi sadece hocanın bir an önce gelmesini bekliyordum. Gerçekten de hoca bir an önce geldi. Tipi çok da önemli değil, size burda bir hoca tasviri yapıp beyninizi boşuna yormiycam. Hocanın kendisi de önemli değil zaten, önemli olan gelir gelmez hepimize dağıttığı formlar. “Bunları doldurup imzalayacaksınız.” dedi adam... ‘Ben, nokta nokta nokta, üniversiteye girene kadar başka bir dershaneye gitmeyeceğimi, ve bu dershanenin uyguladığı yöntemleri kimseye anlatmayacağımı teyit ederim. İmza....’ Dershanenin uyguladığı yöntem demekle herhalde formun geri kalan bölümünü kastediyorlardı: ‘Saat 6:00 uyanma ve kahvaltı. Saat 6:30 Matematik Saat 7:30 su ve ihtiyaç molası Saat 7:40 Fizik Saat 8:30 Kimya Saat 9:30 Dershane Saat 15:00 Eve varış Saat 15:10 Tarih......’ Liste gün sonuna kadar gidiyordu. Ne kadar saçma. Ben her gün ayrı bir derse çalışırım valla, beni bağlamaz. Günler geçiyordu. Her geçen gün içerisi biraz daha garipleşiyordu. Fark ettiğim ilk gariplik, öğrencilerdi. İlk deneme sınavından en düşük notu ben aldığım halde, diğer öğrencilerin geri zekalı davranışlarına bazen dayanamıyordum. “Üğretmenüm, hayvanlar nasul çiftleşür?” “Hocam çok afedersiniz, eksi mi negatif demiştiniz yoksa artı mı?” Öğretmen tam bir makine gibi sorulan her soruyu en ufak bir bıkma belirtisi olmadan cevaplıyordu. Daha negatifi pozitifi bilmeyen birini nasıl alabilirlerdi ki buraya? Ama neredeyse hepsi böyleydi. Sonra işler daha da garipleşti. Belirli saatlerde bize karanlık bir odada dev ekrandan programlar seyrettirmeye başladılar. En başında “Umut Production” yazan, devamında da... tavşanlı, kaplumbağalı, ayıcıklı çizgi filmler. İşte buna gariplik derim. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Arkadaş siz naapıyosunuz burda?!” demedi. Sanki ben diyebildim. Artık neredeyse iki derste bir bu programları seyrettirmeye başladılar. Sonraki derste ise, hoca giriyor, tahtayı bile kullanmadan anlatacağını anlatıyor, çoğunlukla okuyor, sonra da gidiyordu. Bu esnada da öğrenciler hızla not alıyorlardı. Bir gün dayanamadım teneffüste yanımdaki öğrenciye söyledim: “Ya bu hocalar ne biçim ders anlatıyor böyle, bir bok anlamıyorum vallaa.” Kız manyak: “Onun için mi her yıl ilk yüzde otuz öğrencileri var?” dedi. Artık bir sorun olduğundan emindim. “Günü gününe çalışırsan, programa uyarsan sen de başarılı olursun.” diye devam etti ama ben başka şeyler düşünüyordum. “Ben o programı saçma buluyorum. Fazla da sallamıyorum açıkçası.” dedim. Kız bir anda kayboldu? Allah Allah. Televizyon seansları başladığından beri deneme sınavlarında gittikçe diğer çocuklarla aramdaki puan farkı açılıyordu. Her sınavda kesinlikle yüz küsur öğrenciden sonuncu oluyordum, ve gerçekten kendimi aşşağılık bir yaratık gibi görmeye başlamıştım. Dershanede tam bir kaos ortamı vardı, ama dünyanın en düzenli, en sessiz kaosu. İnsanlar birbiriyle hiç konuşmamaya başladıktan sonra kafayı yiyecek gibi olmuştum. Kimse sorduklarıma, dersle ilgili bile olsa, cevap vermiyordu. Evet nerdeydik, kız ortadan kaybolmuştu değil mi? Ben de gittim en son deneme sınavının sonucuna baktım. Yine sonuncuydum, bu sefer benden bir önceki eleman beni neredeyse ikiye katlamıştı. Zaten ben hariç öğrenciler birbirine yakın puanlar alıyorlardı. Yanımda sonuçlara bakmaya gelen kız bir anda patlar gibi ağlamaya başladı. “Yanlış bakmışlar, yanlış bakmışlar” diye tam bir embesil gibi ağlıyordu. “Nerde senin puanın?” dedim, eliyle gösterdi. ‘Burcu Akel’ mi? “İyi de senin adın Ebru Akel değil mi?” dedim. Yüzüme baktı, sonra cüzdanından kimliğini çıkarıp ismine baktı. “Haklısın, ben karıştırmışım.” dedi! İşte o anda filmler koptu bende. Bütün bunlar yetmezmiş gibi az önce kaybolan kız geri geldi: “Seni müdür bey çağırıyor, bişey dicekmiş.” Lan? Kızın suçlayıcı bakışlarından hızla uzaklaşıp müdürün ‘seviyesine’ çıktım. Tık tık, girdim içeri. İçerdeydi, bilgisayarını kurcalıyordu. “Fuat Kolcu” dedi. Bu arada adım Fuat, tanıştığımıza memnun oldum. Gözlerimin içine çok kötü baktı be, sanki “itiraf et, sen öldürdün” diyecekmiş gibi. Zaten bir iki saniye düşünmedim değil, ‘lan acaba birini mi öldürdüm?’ diye. “Biz burda sizin iyiliğiniz için çabalıyoruz yavrum?” Biliyorum bu soru cümlesi değil ama herif soru sorar gibi söyledi. “Bize üç şeyi teyit etmiştin, bunlardan birisi de verilen programa uymaktı.” TAK! Kapı kapanma efekti. Swiss! Arkaya dönüp bakma efekti. OHA! İki tane zebella gibi adam görme efekti. “Naapıcaksınız dövecek misiniz? Naaptım ki ben?” “Kurallarımıza uymamışsın.” MIŞSIN. Güzel Türkçe’mizi öğrenelim; -mışsın ekinin halk arasındaki adı ‘ispiyon eki’dir, ve birinin sizi ispiyonladığını ifade eder. Bu durumda, ispiyoncu o manyak karı, ama niye? “Sen bize çok büyük sorun oldun. Diğerleriyle arandaki puan farklarına bir baksana. Artı programa uymuyorsun, artı... DÜZENİMİZİ SORGULUYORSUN.” Benim bişey sorguladığım yok ki, sadece... evet aslında sorguluyorum, “Siz ne biçim dershanesiniz!” diye patladım ne yazık ki. Hem de çok yanlış bir zamanda ve çoook yanlış bir yerde. Arkadan öyle bir darbe indi ki kafama, acıyı hissedemedim, sadece flaş ve sarsıntı. Ellerimi kollarımı arkadan iki zebella tuttu, sandalyeye oturtuldum. Kıpırdayamıyordum. Yarı baygındım, ama biraz da numara yapıyordum. Müdürün elinde iğne gördüm “Naabıcaksınııııııız” “Birazdan sınıfta kalp krizi geçirip öleceksin.” dedi müdür. “Ama neden? Bu kadar mı önemli? Tamam, söz, çok daha fazla çalışırım, arayı kapatırım, programınıza uyarım. Lütfe...” Adam şırıngaya ilacı çekti bile, beni sallamıyordu: “Sorun o değil ki. Sen bize uygun değilsin, programa uymadın, bizi sorguladın, puanların hala düşük, bu da gösteriyor ki gösterdiğimiz video programlarından da etkilenmiyorsun. Nerde sorun var hiç bilmiyorum, daha önce asla sorun yaşamadım. Yani senin IQ’na sahip olan yüzlerce...” “Durun durun durun bir dakka! Ben o testi uydurmuştum, nasıl olduysa tutmuş, yani ben sizin sandığınız kadar zeki de....” “UYDURDUN MU? Hayatını, geleceğini belirleyeceğin bir dershanenin sınavına girerken cevapları uydurdun mu? Bu ne biçim sorumsuzluktur! Zaten seni ilk gördüğümde anlamıştım geri zekalı... olmadığını.” Bir dakka bir dakka, mola (derler ya Amerikalılar). “Patron bir dakka siz geri zekalıları mı alıyodunuz?” Tabi ya! Ulan o kadar soruyu kıçımdan uydurmuşum, zaten tutsa sayısal lotocu falan olmam gerekirdi. Demek olayları buymuş. Adam devam etti: “Programımıza uyman için geri zekalı olman lazım. Zihnini anca o şekilde kontrol edip istediğimiz gibi yoğurabiliriz. Moronları çok severim, siliktirler, asla karşı gelmezler, her istediğini uygulayabilirsin. Ben bu işe yirmi küsur yılımı verdim, babam da bir o kadar zaman harcadı. Deneme yanılmalarla bu noktaya geldim. Dişliler çoktan yerine oturdu, sen çok geç kaldın. Biz bu işe bütün servetimizi yatırdık.” iğneyi koluma yaklaştırdı. “ÜLKEYİ MORONLAR YÖNETSİN DİYE Mİ?” baygın numarası yapmayı bırakıp aniden ayağa fırladım ve elindeki iğneye tekme attım. Kendimi ileri atınca kollarımı da kurtardım, gulyabanilerin arasından sıyrılıp dışarı attım kendimi. Arkamdan bağırdı: “Yakalayın, kaçıyor! Hepinizden kopya çekmiş!” Bir insan nasıl herkesten kopya çekebilir? Buna inanmak için geri zekalı olmak lazım :P Öğrenciler işini gücünü bırakıp bana saldırmaya başladılar. Lanet olsun zombilerle dolu bir binaya düşmüştüm sanki. Bir tekme ona, bir yumruk şu kızın suratına, “çekilin be” tekmelerle yumruklarla çıkışa vardım. En sevdiğim T-Shirt L Her neyse sırası değil. Hemen eve uçtum. Annem karşıladı kapıda “Oğlum ne oldu?” “Dur anne iki dakka ya, dershanede yaptılar.” “Ne! Merak etme ben şimdi ararım müdürü.” “Ne müdürü anne ya! Müdür yaptı zaten.” Hemen telefona sarıldım, sertçe elime aldım da denebilir. Dershaneyi aradım: “Aloov?” “Hepinizi şikayet edicem, dershanenizi kapattırıcam, sizi de hapse attırıcam. Bu yaptığınız yanınıza kar kalmıycak. Sizden şüphelenince her şeyi gizli kameraya çektim, programları, öğrencileri (blöf blöf blöf). Sizi Deha Muhtar’a maymun edicem.” “Selamımı da söyle, Faik Hoca dersin, çoktandır görmedim keratayı.” “O da mı?” “Hem de en başarılı öğrencilerimdendi. Sadece o değil. Etrafına bir bak. Konuşmayı beceremeyen matematik profesörleri, dört işlem yapamayan edebiyat hocaları, mühendisler, yöneticiler, memurlar, astronomlar, IQ testi yapılsa hiçbiri tutuk zekayı geçemez, ama en iyi mevkiler onlarda. İki formül, iki kitap ezberleyen profesör oluyor. Üniversiteye girince anlayacaksın. Şimdi hepsi mutlu, onları ben mutlu yaptım. Ayrıca... benim yöntemlerim Milli Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanmıştır, Ramiz’ciğim sağ olsun, ona da çok emeğim geçti. Bana hiçbi şey yapamazsın, ben yasalım.” “İnsan öldürmek de mi yasal?” “Kanıtlayamazsın, üzgünüm. Bu arada eğer başka dershaneye gidersen veya bizi başkalarına anlatırsan seni ortadan kaldırmak zorunda kalırız...” Telefon kapandı. Unuttukları bi şey var, ben hepsinden daha zekiyim, eee? Durun bir dakka düşünüyorum. Pekala, kaba kuvvet, polis, jandarma, sanırım bunlar işe yaramaz. Mahkemelerde de zaten onların adamları var, yani bence var. Tamam, onları cümle aleme rezil etme planı kuralım bir tane... Ertesi gün maymunlar cehennemine geri döndüm. Seri adımlarla binaya dalıp TV odasına gittim. Beni gören öğrenciler, hiçbi şey olmamış gibi davranıyorlardı. Yirmi dakika sonra yayın odasından çıktım ve seri adımlarla, müdür ve adamları beni görmeden kaçtım. O günkü video programı hepsinden özeldi. Tinto Brass’ın en adi filmlerinden biri oynuyordu tavşanla kaplumbağa niyetine. Görevliler her zamanki gibi dışarıdaydı, yayından etkilenmemek için tabi. Ertesi gün tekrar gittim, yine yayın odasına girdim, bıraktığım gizli kameramı (komşu kızına nasip olamadı o kamera bir türlü) alıp cebime koydum. Dışarı çıktııııııım. Müdürle burun buruna geldik. “Yakalayın! Hepinizden kopya......” Moron olan onlar, ben değilim, eleman sözünü bitiremeden ben dışarı uçmuştum bile, laf aramızda iyi koşucuyumdur, özellikle götüm sıkıştığında. Ertesi Gün Şov Haber’de: “Dershanede skandal! Eğitim verecez diye porno seyrettirip, genç zihinleri bulandırıyorlar. Bu dershanenin adı... AZ SONRA!” Porno mu? Tinto Brass adi olabilir, filmleri iğrenç olabilir ama asla porno değildir... Çok merak ediyorum, o programı seyreden öğrencilere ne oldu? Dershane tabi ki kapatıldı. Onları kendi silahlarıyla vurmuş oldum. Müdür kimseye laf anlatamadı, zaten kimse bir daha çocuğunu o dershaneye yollamaya niyetli değildi. Bu ülkenin bu özelliğini çok seviyorum, birini karalamak o kadar kolay ki. Bana ne mi oldu? Şimdilik televizyon kanalından aldığım parayla idare ediyorum, bu arada resme devam. İşsiz olalım ne olcak?
Acı Çikolatalar, Efe Aydal :)
submitted by flozenlol to KGBTR [link] [comments]


2020.07.14 19:11 sum-poopins Ülkede Solun Ölmüş Olması ve Onu Diriltmek

Yazacağım subredditin ruhuna biraz aykırı çünkü yıkıcı şeylerin yanısıra yapıcı bir şeyden de bahsetmek istiyorum. Ancak modların bu konuda iyi niyetini rica edeceğim çünkü ülkede bu tarz şeylerin konuşulabileceği bir platform kalmadı.
Bildiğiniz üzere, günümüz Türkiye'sinde sol namına hiçbir şey kalmadı. CHP dediğimiz parti sol olmayı geçtim, merkez sol bile değil. Milliyetçi ve muhafazakar politikaları benimsiyor. Örneğin, geçen sene seçilen ve ülke siyasetine katkısı olmuş Ekrem İmamoğlu bile dini değerlere oldukça ağırlık veren bir merkez sağcı (örn. havuzlarda alkol yasağını ve haremlik selamlık havuz uygulamasını savunması). Son Ayasofya olayında, partinin genel tepkisizliği, Mansur Yavaş'ın ve İmamoğlu'nun olayı desteklediklerini belirtmesi, hatta Muharrem İnce'nin oldukça hevesli bir şekilde desteğini belirtip karşı çıkanları terslemesi, CHP'nin merkez sağ olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Aynı zamanda, 40 yılda bir doğru hareketi olsa da (örn. geçen seneki yerel seçimlerdeki performası veya adalet yürüyüşü), bunun ardından 40 yıl boyunca susmayı ve olan bitene tepkisiz kalmayı ihmal etmiyor. Kısacası, ülkedeki en büyük muhalif topluluk olsa da, statükoyu sürdürüyor ve ülkenin gittikçe aşırı sağa kayması konusunda hiçbir şey yapmıyor. Bundan 10-15 sene önce Ayasofya'nın camiiye dönüştürülmesine bu kadar tepkisiz kalınacağını düşünebiliyor musunuz?
Ülke siyasetinin nasıl bu noktaya geldiği gerçekten büyük bir soru işareti. Çok fazla etken var. Derin devletin on yıllar boyunca ülke siyasetini manipüle etmesi, solcuların katliamı, MHP ve ülkü ocaklarının sivil yüzünü oluşturduğu derin devletin 1980 darbesine yol açması ve '82 anayasasıyla beraber gelen değişiklikler, yargının zayıflaması vb. Bunların hepsi oldukça karmaşık ve ilgi çekici süreçler. Ancak özellikle bir tanesi dikkatimi çekti: 2002 seçimleri ve sonrasında ülkede bir tane bile sol parti olmaması.
İnsan yaşadığı zamandaki koşullar her zaman böyleymiş gibi düşündüğü için, bu başta garip gelebiliyor. Lakin Türkiye'nin seçim geçmişine bakıldığında, 2000'ler öncesinde ülkede sol partilerin olduğu, koalisyonlar oluşturulduğu görülebiliyor. Oysa son 20 yıldaki siyasette, ülkede solun esamesi bile okunmuyor (belki kısmen ve sadece bir anlığına HDP vardı). Bu sadece partiler bazında da değil, normal sivil hayatta da böyle. Bilimi ve laikliği savunmanın solculuk zannedildiği, siyasi ortamı ABD'den bile daha sağ olan bir ülkede yaşıyoruz.
Benim kendi açımdan, ülke açısından en yararlı olabilecek şeylerden birisi, ülkenin siyasi ortamında solun tekrar güç kazanmasıdır. CHP'nin sol bir parti olabileceğini düşünmüyorum. Sol bir partinin başa gelebileceğini de düşünmüyorum. Ancak ABD'de Bernie Sanders'ın simgesi olduğu hareketin yaptığı gibi, sol bakış açısını ve talepleri yaygınlaştırarak, ülke siyasetinin daha sola kaymasını sağlayabiliriz. Aşırı sağcıların şu ana kadar yaptığı bu oldu. Yaptıkları aşırı talepler genel olarak hayata geçirilmemiş olabilir ama onların daha hafif versiyonları yürürlükte. Bu bir stratejidir. Marjinal bir şey normalleşebilir ve normal bir şey marjinalleşebilir. Yurt dışında alt-righter'lar bu stratejiyi kullanarak kendi argümanlarını normal siyasetin içine soktular. İşin diğer yanında, LGBTQ+ bireyler önceden marjinal olarak görülürken, artık kendilerini normalleştirdiler. İkisini elbette bir tutmuyorum ve işin stratejik yanından bahsediyorum. Gerek sol, gerek sağ hareketler tarih boyunca bu taktiği kullanmıştır.
Filozof Slavoj Zizek'in dediği gibi, günümüz statükocu ve garantici siyasetin dönemi değil. Aşırı sağ insanları radikalize ediyor ve solun buna karşı kendi radikalizasyonuyla yükselmesi gerekiyor. Bu, "Eski Türkiye'nin" statükosuna geri dönülmesi gerektiği veya eskimiş, bir işe yaramayan ulusalcı söylemleri tekrarlamamız gerektiği şeklinde yorumlanmamalı. Yeni bir şeylere ihtiyaç var. İşte bu doğrultuda, ilk adım olarak, hepimizin kendimizi ve başkalarını bilgilendirmemiz gerektiği düşüncesindeyim. Bu amaç doğrultusunda kimi solcu metinler, videolar, kaynaklar vb. derledim. Elbette öğrenilecek şeyler asla bununla sınırlı değil. Aynı zamanda öğrendiklerimizi sadece kendi içimizde tutarsak da bir anlamı olmaz. Dışarı çıkıp vaaz verin, kafa sikin demiyorum ama insanlarla bu konuları açıp konuşabilirsiniz. Lafı geldiğinde fikrinizi belirtebilirsiniz. Aynı zamanda aşağıda söylenilenlerin hepsine katılmak zorunda değilsiniz. Ben şahsen pek çok şeye katılmıyorum ama hala değerli buluyorum. Ülkecek bu tarz alternatifleri öğrenmeye, düşünmeye, konuşmaya ihtiyacımız var. Lafı daha fazla uzatmadan, kaynaklara geçiyorum.

Videolar

The Alt-Right Playbook - Aşırı sağcı tiplerin ne tarz numaralar kullanarak tartıştığını ve bunlara karşı savunma ile saldırıları anlatan bir video serisi. Aşırı sağı tanımak ve onları tartışmalarda ekarte etmek istiyorsanız mutlaka önerilir.
Decrypting the Alt-Right - Contrapoints'un alt-right'ın örtmecelerini, yani gizli kodlarını ve davranışlarını çözdüğü bir video. Aynı zamanda Contrapoints kanalını birçok açıdan tavsiye ederim.
Erdoğan sözünü neden ve nasıl tüketti? - Ruşen Çakır, Erdoğan'ı ve muhafazakar atmosferi oldukça iyi analiz eden bir gazeteci. Dinlemenizi öneririm.
Cuck Philosophy - İşin felsefi yanına odaklanan ve bunu oldukça iyi yapan bir kanal. Hatta genel olarak, felsefe hakkında Youtube'daki en iyi kanallardan birisidir.
Capitalist Realism - Mark Fisher'ın kapitalist realizm görüşünü, yani içinde yaşadığımız sistemin ideolojisinin nasıl gerçekçilik adı altında zihnimize sızdığını anlatan bir video.
Zizek on Children of Men - Zizek'e dair pek çok şeyi izlemenizi ve okumanızı salık veririm. Her şeyine katılmayabilirsiniz ama günümüz dünyası hakkında oldukça nokta atışı tespitler yapıyor.
Slavoj Žižek on Refugees, Conservatism, and Cultural Incompatibility
Slavoj Žižek: Why There Are No Viable Political Alternatives to Unbridled Capitalism
Slavoj Žižek: Democracy and Capitalism Are Destined to Split Up
2014 "Noam Chomsky": Why you can not have a Capitalist Democracy!
Edward Snowden: How Your Cell Phone Spies on You - Teknoloji sayesinde izlenmenin ne kadar korkunç boyutlara ulaştığını gösteren bir video.
The PewDiePipeline: how edgy humor leads to violence - "Kanka şaka yaaa" kafasında yapılan "kara mizah" esprilerin aslında nasıl büyük bir manipülasyonun parçası haline gelebileceğini anlatan bir video.
Herkesin derdi HDP ile

Uzun Konuşmalar ve Belgeseller

HyperNormalisation 2016 - Uluslararası siyasetin geldiği karmakarışık ve içinden çıkılmaz durumun nasıl oluştuğunu oldukça detaylı ve özenli bir şekilde inceleyen bir belgesel. Siyasette gerçekliğin nasıl zamanla kaybedildiğini ve onun yerine geçen anlatıların gerçeklik haline geldiğini anlatıyor.
The Century of the Self - Part 1: "Happiness Machines"
The Century of the Self - Part 2: "The Engineering of Consent"
The Century of the Self - Part 3: "There is a Policeman Inside All Our Heads; He Must Be Destroyed."
The Century of the Self - Part 4: "Eight People Sipping Wine in Kettering"
Yukarıdaki videolar, tüketim toplumunun neden ve nasıl oluşturulduğunu en detaylı şekilde açıklayan belgesel serisini oluşturmaktadır. Dünyamızın geldiği durumu anlamak için bu bilgilerin öyle ya da böyle mutlaka öğrenilmesi gerekiyor.
Slavoj Žižek: "Violence" Talks at Google - Zizek'in 'Şiddet' isimli kitabındaki fikirlerini açıkladığı bir konuşma. Dünyamızda devletlerin ve kapitalizmin yarattığı şiddetin ne kadar gözardı edildiğini gözler önüne seriyor. Hem bu videoyu hem de kitabı şiddetle tavsiye ederim.
The Pervert's Guide To Ideology - İdeolojilerin nasıl hayatımızın içine, kendilerini ideoloji değilmiş gibi sunarak sızdıklarını anlatan bir belgesel. Zizek'in popüler çalışmaları içinde temel bir yere sahiptir.
Noam Chomsky- Manufacturing consent (1992) - Rızanın inşaasını, yani farkında olmadan nasıl bilinçaltı şekilde belli şeyleri kabullenmeye itildiğimizi gösteren bir belgesel.
Mark Fisher : The Slow Cancellation Of The Future - Günümüzde sistemin geldiği noktanın bizi nasıl umutsuz bir gelecekle karşı karşıya bıraktığını anlatan bir konuşma.

Metinler

Anarşist Kütüphane (Türkçe) - Pek çok anarşist metine Türkçe olarak ulaşılabileceğiniz bir site. Aşağıdaki İngilizce kısmında daha bile fazla metin var. Bunların arasında denemeler, analizler vb.nin yanısıra, 1917'de Rus devrimi sırasında yazılmış mektuplar bile var.
Anarchist Library (İng)
Anarcho-Copy - Anarşist kitaplar ve dergilerin Türkçe pdf hallerini bedava olarak paylaşan bir site.
Marxists Internet Archive - Kapital'in tamamı da dahil, Marksist metinlere bedava olarak ulaşabileceğiniz bir site.
Şiddet, Slavoj Zizek - Mutlaka okunması gereken ve oldukça kısa bir kitap. Bahsettiğim gibi, yapısal şiddetin ne kadar kolay gözardı edildiğini ve görünür şiddetten ne kadar daha fazla olduğunu anlatıyor.
Tanrı ve Devlet, Mikhail Bakunin - Materyalist düşüncenin ne kadar yanlış anlaşıldığını ve idealist düşünce ve bununla bağlantılı olarak dinlerin insan olgusunu ne kadar alçalttığını anlatan bir kitap.
No Gods No Masters: An Anthology of Anarchism - Bütün büyük anarşist düşünürlerinin fikirlerinin sırayla özetlendiği bir başvuru kitabı.
Demokratik Zorbalık, Alexis de Tocqueville - 1800'lü yıllarda yaşamış bir Fransız siyaset felsefecisinin yazdığı, demokrasinin nasıl da zorbalığa evrilebileceğini anlatan 60 sayfalık kısa ama oldukça güzel bir kitap.
Sessiz Yığınların Gölgesinde, Jean Baudrillard - Kitle denilen şeyin ne kadar boğucu fakat aynı zamanda anlamsız bir tanım olduğunu anlatan bir kitap.
Simulakrlar ve Simülasyon, Jean Baudrillard - Videolar kısmında bahsettiğim, gerçek denilen şeyin yalanlarla örtülmesini ve ikisinin nasıl ayrılmaz hale geldiğini anlatan bir kitap. Günümüzdeki karmaşık dünya bakışının nasıl oluştuğunu ve anlatıların nasıl bize hükmettiğini gösteriyor. Ancak bir uyarı yapayım, okuması biraz zordur. Başlangıç kitabı olarak tavsiye edilmez.
Tüketim Toplumu, Jean Baudrillard - Yine bir temel Baudrillard kitabı. Tüketim toplumunun nasıl oluştuğunu ve çalıştığını detaylarıyla inceliyor.
Michel Foucault: Onun iktidar üzerine söyledikleri her geçen gün daha fazla önem kazanıyor - Foucault'nun iktidar analizinin günümüz için neden hala geçerli olduğunu gösteren Türkçe bir yazı.
Suriyeliler Hakkındaki İddiaların Gerçekliği - Suriyeliler hakkında hemen her yerde duyabileceğiniz iddiaların gerçekliğini, kaynaklara dayanarak inceleyen bir yazı.
Umberto Eco ve Kök Faşizm - Faşizmin on dört özelliğini anlatan, Umberto Eco'nun ünlü yazısının Türkçesi.
Capitalist Realism, Mark Fisher - Videolar kısmında bahsettiğim, kapitalist ideolojinin kendisini 'gerçekçilik' adı altında sunmasını anlatan bir kitap.
Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, Gandhi ve Thoreau - Bu iki kavramın ne kadar fazla güce sahip olduğunu ve barışçıl bir değişim yolunu anlatan, Gandhi ve Thoreau'nün metinlerini bir araya toplayan bir kitap.
Why Civil Resistance Works, The Strategic Logic of Nonviolent Conflict - Sivil direnişin ve barışçıl direniş yollarının neden şiddetli yollardan daha başarılı olduğunu, oldukça kapsamlı çalışmalara ve verilere dayanarak anlatan bir kitap. Verileri daha çok merak edenler NAVCO Data Project'i aratabilir.

Haber Kaynakları

Aşağıdaki haber kaynaklarını solcu bakış açısı sunmaları açısından değil, ülke koşullarına kıyasla işinin hakkını veren işler çıkarıp çıkarmamaları açısından değerlendirdim.
http://www.diken.com.t
https://www.gazeteduvar.com.t
https://medyascope.tv/
https://t24.com.t
https://yesilgazete.org/
http://bianet.org/
https://www.iklimhaber.org/
https://meydan.org/
submitted by sum-poopins to svihs [link] [comments]


2020.07.10 12:10 south31 dost kayaoğlu-buldum.mp4

Merhaba, sen her kimsen. Öncelikle bu videoyu izleyen insanlara şunu söyleyeyim, bu video sadece tek bir kişi için çekiliyor. Şimdi nerden girsem konuşmaya diye düşünüyorum. Bir iki gün önce kapım çalındı. Kapımı açtım böyle bi arkadaş bişey uzattı bana böyle bir zarf ben de dedim hani bu nedir nerden geliyor kimdir diyene kadar bi baktım herif yok. Arkadaş bir anda fırladı kaçtı. Zarfın içinden bir kağıt çıktı böyle bir not. Ahan da bu bilmiyorum şu anda okuyabiliyor musunuz. Okuyamıyorsanız da ben sizin için okuyayım. “Sana Dead Space i oyna diye gönderdim”. Şimdi sapıklığın çok ciddi anlamda zirvesine ulaştığını bu arkadaşın öncelikle belirtmem gerekiyor. Neden? İlk başta ciddiye almadım. Bunu gördüm a dedim yine aynı manyak bu. Çok fazla takmadım açık konuşmak gerekirse hani bana dead soace i biri gönderdi demiştim ya kimin olduğunu bilmiyorum gönderici ismi yazmıyor vesayre cart curt falan filan dediğimi dead space izleyen arkadaşlar bilir. Dead space 2 den bahsediyorum bu arada. Bu aynı arkadaş mı gerçekten emin değilim ama bana aynıs aynı kişi gibi geldi. Gene aynı şekilde hiçbir gönderici bilmem ne falan filan yok. Sadece bir not dead space i sana oyna diye gönderdim. Arkadaş bildiğiniz atar yapmış ben kanala ara verdim diye. Neyse. Şimdi, bu olay hafife alınacak bir olay değil arkadaşlar. Çünkü birkaç şey oldu sadece değil. Bu kağıdı ilk başta ben şeye almadım ciddiye almadım. Umursamadım hani yani manyağın biri dedim hani şeylik yapıyo dalga geçiyor taşak geçiyor falan filan. Ama velakin bu buldum.mp4 denen videoyu görene kadar. Arkadaşım, şimdi öncelikle bu videoyu ç mm sana mm adıyorum. Mutlusundur umarım bu kadar manyakçasına benim peşimdeysen eğer. Şimdi öncelikle video linkini description a koyacağım bu sayede neden bahsettiğimi bilebilirsiniz. Manyağın biri beni takip ediyor. Bu buldum.mp4 videosunda da beni çeşitli yerlerde çekmiş evime dönerken, işten eve dönerken çekmiş beni. Yok işte şeye giriyorum bilmem ne falan filan. Şimdi bunun şöyle bir problemi var, şöyle bir noktası var problemli olan kısma geçeyim öncelikle. Benim adresimi şu anda bilen kimse yok. Eski adresimi de kimse bilmiyordu ama bu herif bana dead space 2 yi ulaştırmayı başardı. Şikayet etmedim açık konuşmak gerekirse işime geldi çünkü. Ya biri bana oyun hediye etmiş bu güzel bişeydi ilk başta güzel bişey olduğunu düşündüm. Hani bu adam benim adresimi nerden bildiğini takmadım kafaya önemsemedim. Bir şekilde bulmuştur göndermiştir dedim. Peki bu yeni adresimi nerden buldu bu adam? Ben bu eve bir ay önce taşındım. Antalya dan dönüştün- dönüşte taşındım ben bu eve. Bu arkadaş benim adresimi nerden buldu? Bu arkadaş beni gittiğim her yerde takip mi ediyor? Yani şimdi böyle bir durum var ortada. Ve gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum hani. Ya bu evin adresini şu an annem babam bilmiyor daha hani daha onlara hani evin adresini bilmiyorlar sadece mekanı söyledim hani şurda oturuyorum dedim sadece. Hani adresi detaylı olarak bilmiyorlar gelip bulamazlar yani evi hani bulma şansları yok. Ara sokaklarda bir yerlerde bu ev bulamazlar. Ama bu arakdaş evimin yerini biliyor geliyor bana not bırakabiliyor ve üzerine zaten videodan videoyu izlerseniz göreceksiniz herif beni takip ediyor gittiğim her yerde. Arkadaşım beni korkutuyorsun çok ciddi anlamda korkuyorum yani şu an senden ve yaptığın şey çok büyük bir suç anladın mı? Yaptığın şey ciddi anlamda çok büyük bir suç. Eğer seni ihbar edersem ve yakalanırsan çok ciddi anlamda cezalar alırsın anladın mı? Akıllı ol ya akıllı ol şansını zorlama bu işe devam etme eğer chuckle böyle bir şey bidaha görürsem yemin ediyorum ihbar ederim seni. Ve bu işin peşini bırakmam yani seni yakalatıp ciddi anlamda ceza almanı sağlayana kadar bu işin peşini bırakmam. Adam ol tamam mı çok ciddi söylüyorum adam ol sakın sakın ha bir daha böyle bir şey yapma böyle bir video sakın bir daha görmeyeyim ben öyle takip ediliyorum bilmem ne falan filan hiç hoş şeyler değil. Ve bir de işin şu kısmı da var ben ihihi evde yalnız kalma fobimi daha yeni yeni yeniyorum hani daha yeni yeni üstesinden gelmeye başladım böyle manyakça işler yapıp beni korkutma daha fazla. Söylemek istediğim şeyler bu kadar arkadaşlar. Yani üzgünüm bu video size değil sadece bu sapığa bu manyağa artık kimse bu neyin nesiyse ona yöneltilmiş bir videoydu sadece. Ya ama bunu hani görmesini sağlamak için kanalıma yüklemek zorundaydım mecburen kim olduğunu bilmiyorum çünkü o yüzden kanalıma yükledim bu videoyu. Bu arkadaş sırf görsün diye zaten video respose olarak koyacağım onun o lanet videosuna bunu. Aynı zamanda tabii ki youtube'a da şikayet edeceğim bana karşı bir salıdırı ve ya ne bileyim taciz olduğuyla ilgili o videoyu. Her neyse görüşmek üzere...
submitted by south31 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.05 17:10 oguzkra1 Recep Tayyip Erdoğan'ı neden seviyorum sıralı liste

İlk gençlik yıllarında sosyal hayat ve siyasetle iç içe bir yaşam sürdüren Erdoğan, acaba o zamanlar, bir gün REİS diye anılacağını, böyle sevileceğini hayal edebiliyor muydu?
İnsan ne çok hayal kurup vazgeçiyor. İşte vazgeçmeden, bir şeye tutkuya bağlanmak böyle bir şeydi. Sonunda hep gülüş, hep başarı getiriyordu. Bir gün koskoca bir ülkenin sorumluluğunu almak, koskoca bir tarihin yükünü sırtlanmak büyük, çok büyük bir hayaldi elbet. Gençliğinde durup birine anlatmaya kalksan insanların sana gülmeden edemeyeceği kadar büyük.
Demek ki bazen sessiz hayaller kurmak gerekiyordu. İşte bu biyografi, Erdoğan’ın çocukluktan bu yana kaybettiklerinin; ama en çok kazandıklarının ve elbette kazandırdıklarının hikayesiydi. Çünkü O, sessiz hayaller kurup, sağlam adımlar atmayı bilmişti…
Bugün 26 Şubat! Erdoğan'ın doğum günü. Cumhurbaşkanımız 65 yaşında. Kutlu olsun!
📷

Çocukluğu

Recep Tayyip, 26 Şubat 1954’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semtinde Tenzile Hanım ve Ahmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Recep Tayyip Erdoğan” adını verdi. Recep adını doğduğu gün Hicrî takvime göre Recep ayına denk geldiğinden, Tayyip’i ise, dedesinin adı olduğundan tercih etmişlerdi.
Babası Ahmet Bey, “Bakatalı Tayyip” olarak anılan Tayyip Efendi’nin oğluydu.
Tenzile Hanım, Ahmet Bey’in ikinci evliliğiydi. İlk evliliğini Güneysu’dayken Havuli Hanım ile yapmıştı. Bu evlilikten Mehmet ve Hasan adını verdikleri iki çocukları olmuştu. Ahmet Bey İstanbul’da Şirket-i Hayriye’ye kıyı kaptanı olarak girdi. Hanuli Hanım ile evlilikleri sona ermişti. Burada Tenzile Hanım ile tanıştılar. Ve Ahmet Bey 2. evliliğini Tenzile Hanım ile yaptı. Bu evlilikten Recep Tayyip, Mustafa ve Vesile dünyaya geldi.
Recep Tayyip, sakin ve yeri gelip yokluğu hissettiği bir çocukluk geçirdi. “Reis Kaptan” lakabıyla anılan babası Ahmet Bey’in çocukluğundan gençliğinde karakteri üzerindeki etkisi yadsınamazdı. En çok tatil günlerinde babasının kendisini motorla, Galata ve Tophane’de gezdirdiği zamanları seviyordu. Babasını en iyi bu gezilerde gözlemliyor, sert mizacının altındaki sevilesi adamı fark ediyordu.
Çok asabiydi gerçekten Ahmet Bey. Ve tabii bu asabiyetinin yanında çok da disiplinliydi. İşte Recep Tayyip'i babasına benzeten de bu yanıydı. Özünde asabi yanından korksa da, bu korku o tatlı baba korkularındandı.
📷

Yamalı ayakkabılarla okul yolu

Recep Tayyip, okul hayatına Kasımpaşa’da başladı. Piyale Paşa İlköğretim Okulu’na kaydolmuştu. Okul evlerine yakın değildi. Annesi, onları her gün okula götüremiyordu. Yaz kış demeden, yarım saatlik yolu yamalı ayakkabılarla gidip geliyorlardı.
Durumları pek iyi değildi işte. Her çocuk karınca kararınca bir işin ucundan tutup eve para getirmeye bakardı. Recep Tayyip de annesinin içini suyla doldurduğu bakraçlara buz koyar, mahallelerindeki futbol sahasında soğuk su ve simit satardı. Yatılı okul zamanları geldiğinde de, babasından aldığı harçlıklar kitap masrafına yetmediğinde kartpostal satacaktı… Yazları ise, Rize’ye giderler; çay ve fındık toplarlardı.
Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiş koca yürekli çocuklardı onlar. Sokakta oyun oynayacak, kendi oyunlarını kuracak kadar da şanslılardı. İlkokulda teneffüs saatini iple çekerler, kağıtları buruştura buruştura bir araya getirip top yaparlardı. E haliyle birkaç oyundan sonra güzelim ayakkabılar delik deşik, yamaya gönderilir; okul yolunda yamalı ayaklarla bir kısır döngü başlardı.
📷

Hayatının dönüm noktası

Recep Tayyip, 5. Sınıfta hayatının dönüm noktasını yaşadı. O gün, İmam Hatip, onların da hayatına girdi. Okul müdürü, “namaz” konusunu işliyordu. Derste “Kim namaz kılacak?” diye sorduğunda Recep Tayyip parmağını kaldırdı. İhsan Hoca, öğrencisinin namazını izledi. Çok geçmeden babası Reis Bey’i okula davet etti. Ona: “Biz Tayyip’i İmam Hatip okuluna gönderelim” diye fikrini bir çırpıda belirtiverdi. Recep’in kaderi işte o gün değişti belki de. Babası, biraz duraksadı ve “Nasıl takdir ederseniz” dedi. Recep, Piyale Paşa İlkokulu’ndan 1965’te mezun oldu.
Bu nasıl düşündüğüne, nereden baktığına göre değişen bir kader noktasıydı. Çünkü Recep Tayyip, o dönemde imam hatip mezunu olmanın, ülke içinde üniversite kapılarının kapalı olduğu anlamına geldiğini bilmiyordu henüz. Yatılı okuduğu Fatih’teki İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden 1973’te mezun oldu. Kendi deyimiyle bir mücadelenin içinde olduğu zamanlardı. Üniversite konusunda yaşadığı kısıtlamalar sebebiyle liseyi bitirmek için dışarıdan bitirme sınavlarına girdi ve fark olarak gösterilen dersleri verdi. Mücadeleden sağ çıkıp geleceğe yüzünü dönebildi ve Ekim 1973’te Eyüp Lisesi’nden mezun olup ikinci bir lise diploması aldı. Aynı yıl İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Aksaray İktisadi ve Ticari Yüksekokulu’na girdi.
1977-1978 döneminde Akademi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında birleştirildi. Recep Tayyip de, Şubat 1981’de mezun oldu. Kurum Temmuz 1982’de kurulan Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Diplomasında adı geçen kurum ise, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi oldu.
Yıllar sonra dönüp bu günlere baktığındaysa en çok sosyal birisi oluşunu takdir edecek ve “İyi ki yapmışım” diyecekti. Çocukluğundan beridir asla asosyal biri olmamıştı. Siyaseti takip etmeye erkenden başlamıştı. Özellikle ortaöğretim boyunca yaşadığı süreç, geleceğini şekillendiren ilk zamanlardı; en değerli safir taşlarından örülmüş zamanlar…
Öyle ki yıllar sonra bir röportajı sırasında şunu diyecekti: “O dönemler olmamış olsaydı, bunlar olmazdı. O sosyal yaşam beni daha sonra siyasete taşıdı. Siyasette de ondan sonrası devam etti".
📷

Futbol merakı

Arkadaşları arasında en çok o severdi top oynamayı. Teneffüs arasında yapılacak 10 dakikalık maçın lezzetini dahi tam tadabilmek için o kağıttan topları kendisi yapardı çocukken; topa ilk ayak vuran o olurdu…
Kağıt topların peşinden koşarken, bayramlarda seyranlarda biriktirdiği harçlıklardan bir top almanın sevincinde, mahallede top koşturdu. Sonra mahalle takımı derken, ilk transferini amatör kümede yaşadı. Bu transferin ücreti 500 liraydı. Recep Tayyip, bir yandan seviniyor, belki bir yandan da futbol sahasında ne kadar su, simit satsa bu parayı kazanırdı, onu hesap etmeye çalışıyordu.
Onun futboldan asıl kazancı para değildi aslında. Terimlerin anlamını zamanla kavrayacak olsa da, kolektif düşünmeyi ve dayanışmayı öğrenmişti. Üstelik sözlük anlamlarının karşılığı olması yanında, bunu gerçekten hissederek öğrenmişti.
Temmuz 1974’te İETT’de geçici işçi statüsüyle işe başladığında da kurumun futbol takımında top koşturmaya devam etti. 18 Haziran 1981’de görevinden istifa etti. Buradan sonra bir süre de amatör takımlardan biri olan Kasımpaşa Erokspor’da oynadı.
📷
(Solda Emine Erdoğan, sağda Tenzile Erdoğan ve kucağında da ilk oğul Ahmet Burak - Asker ziyareti sırasında)

Siyasi kariyerine başlarken

Recep Tayyip, siyasi kariyerine oldukça erken başlamıştı. İlk adımı lise yıllarında “Milli Türk Talebe Birliği”ne girerek attı. 1975’te, üniversitedeyken daha resmi bir adım daha attı ve Milli Selamet Partisi’nin Gençlik Kolu Başkanlığı’na; 1976’da ise, İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildi. Bu görevi, MSP, 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılana kadar devam etti.
1982’de askerlik görevi için siyasete ara verdi. Acemi birliğinde geçen 4 aylık süreçte Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu’ndaydı. Usta birliği döneminde ise, İstanbul Kağıthane’deki 3. Kolordu 6. Piyade Tümeni 77. Piyade Alayı Karagâh Servis Bölüğü’nde kantinlerin idaresinden sorumluydu. Bu görev sırasında su, simit sattığı zamanlar ne sıklıkla düşüyordu acaba hatırına…
Siyaset, damarlarında akan kandan farksızdı artık, kendini oraya ait hissediyordu. Askerliği biter bitmez kaldığı yerden devam etti; daha da ilerleyecekti. Dönüşü 19 Haziran 1983’te kurulan Refah Partisi’ne katılarak yaptı. 1984’te de Beyoğlu İlçe Başkanı oldu. 1985’te düzenlenen kongrede, “Merkez Karar ve Yürütme Kurulu Üyesi” seçildi ve aynı yıl partinin İstanbul İl Başkanlığı’na getirildi.
20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaptı. Erdoğan da, Refah Partisi’nin İstanbul 6. Bölge 1. sıradan adayı olarak seçimlere katıldı. Refah, İstanbul’dan yüzde 16,73 oy aldı.
Erdoğan, 19. Dönem Milletvekili olarak TBMM’ye girmişti. İlk kez gerçekleşen bir uygulama vardı. Seçmenler, parti milletvekillerini sıralamaya bakmadan tercih edebiliyordu. Bu tercihli oy sisteminde seçmenler, tercihini ikinci sıradaki aday Mustafa Baş’tan yana kullandı. Erdoğan için sandıktan çıkan oy 9 binken, Baş için 13 bindi. Sonuçlar açıklandıktan birkaç gün sonra da Erdoğan’ın milletvekilliği Mustafa Baş’a geçti.
📷

Erdoğan evlendi

Erdoğan, 4 Temmuz 1978’te bir konferans verdi. Emine Gülbaran ile de işte bu konferans sırasında tanıştı. Bu adam, bir gün ülkede Başkan olacaktı. Emine Hanım, o gün ileride Türkiye’nin “First Lady”si olacağından habersiz, Erdoğan’ın ışığına kapıldı.
Karşılıklı yansıyan bu ışık, onlara bir evlilik ve 4 evlat getirdi. Kızlarına Esra ve Sümeyye; oğullarına ise, Ahmet Burak ve Necmeddin Bilal adlarını verdiler.
📷

Erdoğan tutuklandı

Erdoğan, 28 Aralık 1986’da yapılan Milletvekili ara seçimlerinde Refah Partisi İstanbul adayı olarak gösterildi; ancak seçilemedi. 26 Mart 1989’da ise, Beyoğlu Belediye Başkanı adayıydı. Yüzde 22,83 oranında oy alsa da yeterli olmadı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti adayı Hüseyin Aslan’ın oy oranı, yüzde 29,29’du.
Erdoğan, sonuç birleştirme tutanaklarında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle sonuçlara itiraz etti. Ancak İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Nazmi Özcan da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Erdoğan’ı mahkemeye verdi; 18 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaktı.
Dava, Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü; ama Erdoğan duruşmaya katılmadı. Hal böyle olunca mahkeme, hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi. Erdoğan, bir ay sonra 27 Nisan günü tutuklandı. Bir hafta Bayrampaşa Cezaevi’nde kaldıktan sonra kefaletle serbest kaldı.
Mahkeme ise, kendisine hakime hakaret suçundan 6 ay hapis ve 20 bin lira para cezası vermişti. Ancak TCK’nin 72. Maddesi uyarınca hapis cezası tecil edildi ve para cezasına çevrildi.
📷

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan

Refah Partisi, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için Recep Tayyip Erdoğan, Ali Coşkun, Temel Karamollaoğlu, Veysel Eroğlu ve Nevzat Yalçıntaş için kamuoyu araştırması yaptırıyordu.
15 Ocak 1994’te partinin başkanı Necmettin Erbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday ismin Erdoğan olacağını açıkladı. Seçim sonuçları Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olduğunu gösteriyordu.
Erdoğan, Başkanlık döneminde, 4 milyar dolarlık bir yatırıma imza attı; trafik ve ulaşım sorununa karşı 50’den fazla köprü ve çevre yolu inşa edildi.
📷

Erdoğan’ın hapse girme süreci

Tarih 6 Aralık 1997’yi gösteriyordu. Erdoğan, Siirt’te düzenlenen bir açık hava toplantısında yaptığı konuşma sırasında Ziya Gökalp’in, 1912’de, Balkan Savaşı’ndaki Türk askerleri için yazdığı “Asker Duası” şiirinden bir dörtlük okudu. Bu dörtlük şöyleydi;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, müminler asker
Bu ilahi ordu dinimi bekler
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber”.
Erdoğan, okuduğu bu dörtlüğün, bu haliyle Ziya Gökalp’e ait olduğunu dile getirmiş ve şu açıklamada bulunmuştu: “Konuşmamın bütünü incelendiğinde milli birlik ve beraberlik mesajı verildiği görülür”.
Erdoğan’ın konuşmasıyla ilgili bir inceleme başlatıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın görüntülerini inceledi. Görüşlerini, Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davanın görüşüldüğü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na iletti.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı, Erdoğan hakkında yürütülen “Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca “Halkı din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçlamasıyla hazırladığı iddianameyi, 12 Şubat 1998’de tamamladı.
Erdoğan, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaya 31 Mart’ta başlandı. Dava 21 Nisan’da, Erdoğan’ın hakkında iddia edilen suçu işlediği yönünde sonuçlandı. Erdoğan, 1 yıl hapis ve 860 bin TL ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak duruşmadaki hali göz önünde bulundurularak cezası 10 ay hapis ve 176 bin 666 lira para cezasına çevrildi.
Erdoğan, 3 Haziran’da açıklanan gerekçeli karara göre, “Siirt’te yaptığı konuşma, dindar ve dindar olmayan kesimler arasındaki gerginliği canlı tutmaya çalışıyordu”. Erdoğan, “Bunları inanç birliği maksadıyla söyledim; benim referansım İslam’dır” açıklaması yapsa da, inandırıcı bulunmadı. Kararda yer alan “cezanın ertelenmesine yer olmadığı” ibaresine karşı olarak oy çokluğu için Yargıtay’a başvurma hakkını kullandı. Mahkemenin verdiği kararı, 23 Eylül’de, Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bire karşı dört oyla onaylandı. Bu kararın ardından Erdoğan’a siyasi yasak getirildi; artık bir partiyle veya bağımsız olarak seçimlere katılamayacaktı. O döneme ait Hürriyet Gazetesinin attığı şu manşet Türk medya tarihinin akıllara kazınan ifadelerinden biri olacaktı: "Tayyip'e şok ceza - Muhtar bile olamaz".
📷
Ceza infaz yasası gereği hapis cezası 4 ay 10 güne indirildi. Çeşitli ertelemelerden geçen cezanın ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bıraktı. 26 Mart 1999’da cezasını çekmek üzere Kırklareli, Pınarhisar’daki Pınarhisar Cezaevi’ne girdi. 24 Temmuz 1999’da ise, tahliye edildi.
📷

Yasaklı döneminde Erdoğan

Anayasa Mahkemesi’nin, Fazilet Partisi’nin daimi olarak kapatmasının üzerinden çok zaman geçmemişti ki, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını başlattı. Kendilerini “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak adlandırdıkları iki koldan yürüttüler bu süreci.
“Milli Görüşçü” olarak adlandırılan taraf, 20 Temmuz 2001’de, Recai Kutan’ın başkanlığında Saadet Partisi’ni; “değişimci” taraf ise, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Erdoğan, aynı zamanda partinin genel başkanlığına da seçildi.
“Biz milli görüş gömleğini çıkardık” demişti Erdoğan ve kullanılan bu ibare, muhafazakarların büyük tepkisini çekmişti. Bir yandan da sistemli bir çalışma içindeydiler. Yakında seçim vardı ve hazırlıklıydılar. 3 Kasım 2002’de düzenlenen seçimlerde Ak Parti yüzde 34,29 oy oranı ile birinci parti oldu.
Parti bu başarıları gösterirken, Erdoğan, siyasi bakımdan yasaklı olduğundan seçimlere katılamadı; milletvekili olamamıştı. 58. Hükümet, Abdullah Gül başkanlığında kuruldu.
Erdoğan, damarlarında akan kanda dahi siyasetin varlığını hissediyor olmalıydı. Duyduğu üzüntüyü içinde tutup, tekrar siyasi haklarına ulaşmanın yollarını arıyordu.
Siyasi yasağının kaldırılması için TBMM’ye yasa teklifi sunuldu. Aslında bu yasa değişikliği oy çokluğu ile kabul edilmişti, ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tasarının, “özenle, somut ve kişisel” olduğu gerekçesiyle veto etti. Bir süre aradan sonra, yasa değiştirilmeden tekrar oylamaya sunuldu; meclis tekrar oy çoğunluğu ile kabul etti. Bu kez, Ahmet Necdet Sezer de onayladı. Erdoğan’ın milletvekili olmaması için artık hiçbir engel yoktu ve sağlam adımlarla ilerleyeceği yolunda daha elde edeceği çok başarı vardı. Bu henüz başlangıçtı.
Aynı dönemde, seçimlerde Siirt Milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğinin düşürülmesi, Erdoğan’a ani ve yeni bir kapı açtı. Siirt’teki seçimlerin tekrar yapılmasına karar verildi. AKP’nin ilk sıradaki adayı Mervan Gül adaylıktan çekildi ve Erdoğan, partinin birinci adayı olarak aldığı yüzde 85 oy oranı ile Siirt seçimlerini kazandı.
📷

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

Erdoğan, artık milletvekiliydi. Tüm gençliği boyunca hayalini kurduğu birçok şey için zorlu yollardan geçmiş olsa da, ilk önemli adımı atmıştı.
Sonrası Erdoğan için fazla hızlı ve başarı doluydu. Abdullah Gül, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Sezer’e, istifasını sundu. İstifası onaylanan Gül’ün ardından, Cumhurbaşkanlığından aldığı görevle, Erdoğan, genel seçimlerden yaklaşık 3 ay sonra, 59. Hükümeti kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan, kendisini destekleyen ya da desteklemeyen her bireyin sorumluluğunu taşıyordu ve belli ki bu sorumluluğu daha uzun yıllar taşıyacaktı. Ak Parti, 22 Temmuz 2007’de yapılan 23. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, aldığı yüzde 46,6 oy oranı ile milletvekili sayısını 341’e çıkardı. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın ikinci kez başkanlık koltuğunu hak ettiği anlamına da geliyordu. Aynı durum çoğalarak üçüncü kez de tekrarlanacaktı.
12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen 24. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi, aldığı yüzde 49,83 oy oranı ve 327 milletvekili ile Erdoğan’a üçüncü kez hükümet kurma yetkisini kazandırdı.
📷

Başkanlık sürecinde alt yapı çalışmaları

Özellikle İstanbul’dan yola çıkarak söylenebilir ki, ülkenin en büyük sorunları arasında ilk sıralarda alt yapı ve ulaşım gelmekteydi. Bu sebeple Erdoğan, başkanlığı sürecinde en çok eğilimi bu iki konuya gösterecekti.
2003 yılı sonunda düzenlenen verilere göre ülke genelinde bölünmüş devlet ve il yollarının toplam uzunluğu 4,387 km, otoyollar 1,714 km iken, 2013’e gelindiğinde bu veriler, sırasıyla 20,807 km ve 2,244 km olarak kayıtlara geçecekti. Erdoğan, devletin yönetiminde bulunduğu süre içerisinde, 2014 yılı itibarıyla 471 km’lik bölünmüş devlet ve il yolu inşası gerçekleştirecekti.
Örnekleyecek olursak, 1993’te yapımına başlanan Bolu Dağı Tüneli ve 2000’de başlanan Nefise Akçelik Tüneli, 2007’de tamamlandı. 2003-2014 arasında, devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel, otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel açıldı. Tüm yollarda ise, toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete sokuldu.
2004’te, Türkiye’nin ilk deniz altı tüneli olan Maramaray’ın inşası başladı. İstanbul Boğazından geçen Marmaray, 2013’te tamamlandı. 2011’de Avrasya Tüneli ve Konak Tüneli’nin temelleri atıldı. Konak Tüneli, 24 Mayıs 2015’te açılırken, Avrasya Tüneli 20 Aralık 2016’da hizmete girdi. Bu iki tünel Türkiye'nin rüya projelerinin ilk ürünleriydi.
İlk hattı 2009’da Ankara-Eskişehir arasında açılan Yüksek Hızlı Tren, daha sonra birçok ile yayıldı.
2013’te İstanbul Boğazı üzerine üçüncü köprü olarak konumlandırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımına başlandı ve 26 Ağustos 2016’da köprü açıldı.
2002’de 25 olarak kaydedilen havalimanı sayısı, Erdoğan sürecindeki çalışmalarla 52’ye ulaştı. İstanbul’daki üçüncü havalimanı inşası ise, 2014’te başladı. Şimdilerde ise İstanbul 3. havalimanın, 29 Ekim 2018'de faaliyete geçmesi bekleniyor.
Erdoğan, Mart 2014 itibarıyla 18’i hidroelektrik santral olmak üzere, 268 baraj inşasına imza attı. Ayrıca, 138 ayrı yerleşim biriminde kentsel dönüşüm ile TOKİ öncülüğünde toplu konutlar yapıldı.
📷

Eğitim süreci

En son 2002’de 11.3 milyar TL olarak kaydedilen eğitime ayrılan bütçe, Erdoğan süreci ile 2014’te, 78.5 milyar TL’ye ulaştı.
Yönetim sürecinde birçok başarılı proje oldu. İlki, 2003’te UNICEF işbirliği ile başlatılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasıydı. Kızların okula gitmesini, eğitim seviyesindeki eşitsizliği noktalamayı amaçlayan bu projenin yürüttüğü kampanya sayesinde, 2002’de yüzde 87 olarak kaydedilen kız çocuğu okullaşma oranı, yüzde 96’lara kadar yükseldi. Bu Cumhuriyet tarihi için rekor bir rakamdı...
Bir ülkenin refah seviyesi kuşkusuz eğitim seviyesi ile paralel seyrediyordu ve eğitimin son durağı üniversitelerdi. 2003’te 70 olarak kaydedilen üniversite sayısı ilk 5 yılda 130’u geçmişti bile. Ülkenin 81 ilinin her birinde en az 1 üniversite oldu.
Sadece okul açmakla bitmiyordu elbet; bir de içinde yürütülen sistem adına bir şeyler yapılmalıydı. 2010’da başlatılan Fatih Projesi kapsamında çeşitli okullarda bazı sınıflara akıllı tahta koyarak işe başlandı. Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak gerekiyordu tabii. Çocuklara da tablet bilgisayar dağıtımı başlatıldı.
Sonra 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren 4+4+4 eğitim sistemiyle 8 yıllık zorunlu eğitim, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime çevrildi. Başta çok karşı çıkanlar, olmaz diyenler olsa da, çocuk dediğin bir genç ağaç, eğilmeyi bekliyordu. Artısıyla, eksisiyle aslında bu sistem, eğitimin insana zorunluluğunu vurguluyordu. Çünkü ne ilginçtir ki, insan dediğin varlık, zorunlu kılınmayan şeylerin pek heveslisi olmayabiliyordu…
📷

Ekonomik süreç

Ülkede, Ak Parti döneminden önce en son “Kara Çarşamba” olarak da bilinen 2001 Türkiye ekonomik krizi yaşanmıştı. Bu kriz, ülkenin beklenmedik ölçüde ekonomik daralmasıyla sonuçlandı. Dövizdeki yüksek artışa bankacılık sisteminin açmaza girmesi eklenmiş devlet büyük bir mali yükü sırtlanmak zorunda bırakılmıştı.
Bir algı var insanda; zengin hep zengin, fakir hep fakir. Uzun adam, nasıl olmuştu da insanların umudu oluvermişti. Yeni her zaman iyidir mottosunun ürünü müydü bu? 2003’te Erdoğan ülkenin Başbakanı olduğunda, yeninin her zaman iyi olduğunu kanıtlayan o can gelmişti sanki. Belki de karşılıklı güvenin getirisi dört koldan yapacaklarına odaklanan Erdoğan, 2003’ten 2009’a ekonomide büyük bir büyüme sağlamayı başarmıştı. Sayısal verilere göre bakarsak, bu yıllar arasında Türkiye’nin GSMH’si, dünya toplamının yüzde 1,11’inden, yüzde 1,3’sine yükseldi. Bu süreçte, Türkiye edindiği oranla, AB ülkeleri arasında en iyi performansı yakalamıştı. Ayrıca bu süre zarfında, Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na olan borcu da bitirildi. Ve dahi Türkiye İMF olarak bilinen bu yapıya borç verebilecek ülkelerden biri olmuştu...
Bu başarı, Cumhuriyet’in kurulduğu zamandan bu yana edinilmiş en büyük başarılardan biriydi. Siyasi istikrar sağlandı, ekonomi güçlendi ve dolayısıyla sosyal refah seviyesi yükseldi. Uzun Adam, bu işi başarmıştı. Dönüp çocukluğunda köşede soğuk su satan Recep Tayyip’e teşekkür ediyor muydu acaba?
Çıkışlar kadar inişler de insanlar içindi. Uluslararası krizi takiben 2008’in son çeyreğinde, bir durgunluk başladı. Babalarınızdan sizin kulaklarınıza da yer etmiştir muhakkak; kemerleri sıkma zamanıydı. Durgunluk, 1 yıl sürdü. Türk ekonomisinde ciddi bir küçülmeye sebep olmuştu. İşsizlik oranı, yüzde 10’dan, yüzde 14’e yükseldi. Küresel bir ekonomik krizin etkileri Türkiye'de de kendini hissettirmiş ancak Türkiye güçlü ekonomik yaklaşımdan verilmeyen tavizler sayesinde bu krizi, tabir yerindeyse, ufak sıyrıklarla atlatmıştı. O dönem Erdoğan, bu küresel ekonomik krizin Türkiye'yi teğet geçeceğini söylemiş ve öyle de olmuştu.
Ülkede işler yeniden düzelmeye başlamış; 2010 ve 2011 GSYH, yüzde 9 ve yüzde 8’den daha fazla büyüme göstermişti. Türkiye’yi, Çin’den sonra dünyada en fazla büyüme gösteren ikinci ülke konumuna yükseltti. Bu büyüme, işsizlik oranının da, krizden önceki seviyelere düşmesini sağladı.
2011’de, cari işlemler açığı yüzde 10’luk oranla tarihinin en yüksek noktasına ulaştı; dünya rekoru kırmıştı. Türk Lirasının değeri de, aşırı sermaye girişinden etkilenerek yükseldi. Ak Parti, “Ekonomiyi yeniden dengeleme” başlığı altında bir uyum operasyonuna karar verdi. Bu proje etkisini şu rakamlarla gösterdi: Bütçedeki eğitim payı 2002’de yüzde 10 iken 2011’de yüzde 15’e yükseldi. Sağlık payı da yüzde 2.6’dan, yüzde 5.8’e yükseldi. Bu zaman zarfında GSYH reelde yüzde 50’den fazla yükseldiği için eğitim ve sağlık harcamalarının reel artışı, GSYH içindeki pay artışlarından daha fazla olmuştu.
submitted by oguzkra1 to RecepTayyipErdogan [link] [comments]


2020.06.28 16:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9
https://preview.redd.it/zcsn2eeixn751.jpg?width=738&format=pjpg&auto=webp&s=a2a5bb17450b251273e45f66fe956b9450db2dd6

Marksizm 5.1

Marksistler:
  1. Sanayide, ticarette, para ve kredi sisteminde kapitalist temerküz bir ön evredir, sosyalizmin başlangıcıdır.
  2. Kapitalist müteşebbislerin – ya da en azından kapitalist şirketlerin – sayısı sürekli düşmektedir; özel şirketlerin büyüklüğü genişlemektedir; orta sınıf küçülmektedir ve yok olmaya mahkûmdur; proleterlerin sayısı sınırsız artmaktadır.
  3. Bu proleterlerin miktarı her zaman çok fazladır, o kadar ki aralarında her zaman işsizlerin bulunması gerekir; bu yedek sanayi ordusu yaşamın koşullarını düşürmektedir; tüketilebilenden daha fazlası üretildiği için aşırı-üretim meydana gelir. Bu yüzden, dönemsel krizler kaçınılmazdır.
  4. Birkaç kişinin elindeki muazzam servet ile kitlelerin yoksulluk ve güvencesizliği arasındaki orantısızlık sonunda öyle büyüyecektir ki korkunç bir kriz ile sonuçlanacaktır ve kitlelerin hoşnutsuzluğu o denli yoğunlaşacaktır ki kapitalist mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülebildiği ve dönüşmesinin zorunlu olduğu süreç yaşanırken bir felaket, bir devrim gelmek zorunda kalacaktır.
iddiasındadırlar.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
Marksizm’in bu ana ilkeleri anarşist, burjuva ve son olarak revizyonist bilim adamları tarafından sık sık eleştirilmiştir. Biri ister bundan memnun, isterse üzgün olsun, ikisi de aynı şeydir, eleştirinin aşağıdaki sonuçlarının doğruluğunu dürüstçe kabul etmeliyiz.
Kapitalist müteşebbislerle ilgili olarak kişi, kapitalist toplumun varlığının özellikle sayılarına bağlı olduğu varsayımı üzerinden konuşmamalıdır. Bunun yerine kapitalizmde kaç kişinin çıkarı olduğunu, kaç kişinin kapitalizm idaresinde dış geçimleri açısından görece refah ve güvenceye nail olduğunu konuşmalıdır. Bu, kapitalizmden çıkarı olanların ve genellikle, istisnalar olsa da düşünceleri, mücadeleleri ve haleti ruhiyeleri kapitalizme bağlı olanların meselesidir. Bunlar, ister bağımsız müteşebbis, ister iyi pozisyona sahip bir aracı, ister yüksek kademe bir memur olsun, isterse işçi, hissedar, emekli ya da her ne olursa olsun fark etmez. Burada, vergi verilerine ve diğer yadsınamaz gözlemlere dayanarak, sadece bu kişilerin sayısının düşmediği, aksine hem mutlak hem de göreceli olarak arttığı söylenebilir.
Özellikle bu sahada kişi, küçük şahsi deneyimlerden ve kısmi gözlemlerden genel sonuçlar çıkarmaktan ve duygularla yönlenmekten kaçınmalıdır. Elbette herkes mağaza zincirlerinin ve bazı yerlerde tüketici kooperatiflerinin yoğun bir biçimde küçük ve orta ölçekli tüccarları yok ettiğini görebilir. Göz önüne alınması gerekenler sadece yıkılan ve işten zorla çıkarılan tüccarlar değildir; daha çok, bağımsız olma cesaretine ve araçlarına sahip olmayanlardır. Mesele sadece, bağımsız-olmayan bu kişilerin büyük bir bölümünün hangi başlık altında sınıflandırılacağı, yani proleter olup olmadıklarıdır. Bu konu, aşağıda, doğrudan, biz “proleterler” kavramını incelerken ele alınacaktır. Bu türden tüm şahsi deneyimlere ve amatör mizaçların bireysel algılamalarına rağmen kapitalizmden çıkarı olanların sayısının hiçbir şekilde düşmediği, aslına bakılırsa yükseldiği inkâr edilemez.
Kapitalist şirketlerin sayısına gelince, bu sayının kesin olarak düştüğünü varsayabiliriz. Ancak eklemek gerekir ki bu düşüş yavaş ve önemsizdir ve hızlı ilerleme için hiçbir meyil göstermez. O kadar ki kapitalizmin sonunun, eğer gerçekten de söz konusu düşüşe bağlı olması gerekiyor ise, yine de binlerce yıl öngörülebilir olmayacaktır.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
“Kim orta sınıfa aittir? sorusunu, “Proleter kimdir” sorusuna bağlayabiliriz. Marksistler tüm güçleriyle, adeta son emniyet halatına tutunur gibi şunda ısrar eder: mülk sahibi sınıfının bir üyesi bağımsızdır, kendi araçlarına ve kendi müşterilerine sahiptir. Öte yandan bağımlı bir proleterya, kendi araçlarına sahip olmayan ve mallarının ve hizmetlerinin alıcılarından bağımsız olmayan her kişidir. Artık bu açıklama yeterli değildir ve oldukça anlamsız sonuçlara yol açar. Yıllar önce, Berlin’in en büyük salonlarından birinde yapılan halk toplantısında meselenin bu yönünü Clara Zetkin ile tartışmış ve kendisine salonun sahibinin, büyük ihtimalle, bu tür tesislerin çoğu sahibi gibi, birasını teslim eden bira fabrikasına tümüyle bağımlı olup olmadığını sormuştum. Bu fabrikanın, salon sahibinin mekânı üzerinde ipoteği vardır; salon sahibi gelecek yıllar boyunca yalnızca fabrikanın biralarına hizmet etmek zorundadır ve masalar, sandalyeler, bardaklar fabrikanın malıdır. Salon sahibinin geliri yıldan yıla 30.000, 40.000 veya 50.000 Mark olacaktır. Bu kapitalist çağda, geleneksel terimlerin yetersiz kaldığı fonksiyonlar ortaya çıkmıştır. Salon sahibi ne işçidir ne de aracıdır. Fakat bağımsız olmadığı gibi kendi emek aracının da sahibi değildir. Proleter midir? – Herkes buna inanmak istemeyecek fakat aslında bu soruya benim cevabım evet idi: O, proleterdir. Bu yaşam standardı ya da toplumsal konum meselesi olamaz; sadece emek ve güvenlik araçlarının mülkiyeti meselesi olabilir. Kendi emek araçlarından mahrum bırakılan bu adamın varlığı oldukça güvensizdir.
Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir.
O zaman, oldukça basit ve pek de bilimsel olmayan bir dille proleter yaşam standardına sahip herkesin proleter olduğunu söylemek için kendime müsaade ettim. Elbette, her zaman en azın sınırında yaşayan varlık yüzünden en büyük sefalet içinde ailesiyle yaşayabilen, işsizlik zamanlarını atlatabilen, diğer yandan bilmeyerek yetersiz beslenme ile yaşam süresini kısaltan veya en azından kendisinin ve zürriyetinin canlılığını zayıflatan ve kendisi olmaksızın sanata, güzelliğe, özgür neşeye katılımın mümkün olmadığı mütevazı artı değer gelirini hiçbir zaman elde edemeyen işçiye kadar her tür olası sınıflandırma bulunmaktadır. “Proleter” kelimesinin genel itibariyle anlaşıldığı şekil budur ve biz de onu bu şekilde kullanacağız. İşin doğrusu Marksistler bile kelimeyi bu şekilde kullanıyor ve başka türlü de yapamazlar zaten. Tek fark şu ki bu proleterlerin kapitalizmden hiçbir çıkarı yoktur ve koşulları değiştirmekle (yani, tüm toplumun bakış açısına göre kendi çıkarlarını kavradıkları vakit) ilgilenirler. Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur ve kazanacakları bir dünya vardır ifadesi yalnızca bu proleterlere uyar.
İş gücünün üst tabakalarında bile artık tümüyle proleteryaya ait olmayan iş kolları bulunmaktadır. Kitap ticaretindeki bazı işçi kategorileri, bazı inşaat işçileri, görece yüksek maaşlarına ve uygun çalışma saatlerine rağmen, konumlarının güvencesizliği ve daimi işsizlik tehdidi sebebiyle gene de proleterler arasında sınıflandırılmalıdırlar. Fakat kendileri için, kapitalizm içerisinde yaşam güvenliği açısından paha biçilemez değere sahip kurumları – sendikaları – vasıtasıyla bu dönemleri oldukça iyi bir şekilde atlatma araçları temin eden proleterler bu sınıflandırmanın dışındadır. Lakin bunun sınırda bir örnek olduğu kabul edilmelidir ve kaza, yaralanma ya da yaşlılık durumlarında yoksulluktan yeteri kadar korunmama tehlikesi yüzünden bunlar, gene de proleter olarak sınıflandırılabilirler.
Öte yandan, bir başka tabakada, yakıcı bir fakirlik içerisinde yaşayan fakat yine de kendilerine proleter denmemesi gereken kişilerin olduğu da söylenmelidir. Bunlar arasında yoksul yazarlar, doktorlar, askeri memurlar, vb. bulunmaktadır. Ağır mahrumiyet koşulları altında bunlar ya da bunların aileleri, kendilerine genellikle açlıktan ya da çorba sırasında bir tabaktan ya da bayat ekmekten korumayan bir kültür biçimi temin etmiştir. Buna rağmen bunlar kendi dışsal yaşam alışkanlıkları ve içsel servetleri bakımından proleterlerden farklıdırlar ve ister yalnız, sıradan isterse vahşi bir yaşam sürdürüyor olsunlar kendilerince bir sınıf oluştururlar. Laf arasında sayılarının büyük proletaryadan daha hızlı arttığı görünmektedir. Bunların bir kaçı, eğer iç kontrollerini kaybetmişlerse, zaman zaman proletaryanın en alt tabakasına batarlar, dilenci, berduş, pezevenk, dolandırıcı ya da müzmin suçlu haline gelirler.
Bununla birlikte, herhangi bir biçimde bağımlı olanların meydana getirdiği geniş kademeler arasında hiçbir şekilde proleter olmayan pek çok [sınıf] bulunmaktadır. Örneğin, hiç şüphe yok ki mağazalardaki işçiler arasında ne fiziken ne de zihnen proletaryadan farklı olmayan pek çok işçi vardır. Aynısı pek çok tasarımcı, teknisyen vb. için de geçerlidir. Alt kademe memurlar da kendilerince bir kategori oluştururlar; psikolojik bakış açısına göre kendilerine proleter yerine köle denmelidir. Parti memurlarının ve sendika memurlarının hangi kategoriye ait olduğunu açıklamayalım. Bunlar sayılarından ziyade nüfuzları bakımından ele alınmalıdırlar.
Şimdi, hiç şüphesiz, zengin gruba ait değillerse eğer, yeni bir orta sınıf oluşturan geniş, aslında giderek artan sayıda insana sahibiz. Mesela, mağaza işçileri, dal ve bölüm yöneticileri, müdürler, mühendisler ve yüksek mühendisler, temsilciler, satıcılar, vs. Bunların kapitalizmdeki rolü öyledir ki ne bunların proleterleşmesi ne de devrim yapması kendi maddi konumlarından ve mütekabil davranışlarından kaynaklanmayacaktır. Fakat yalnızca bu türden “proleterler” Marksizm için düşünülebilirler. Müstesna insanların ya da müstesna zihniyete sahip müstesna insan kitlelerinin var olduğu gerçeği, bu nedenle konunun bundan böyle doğrudan ve mekanik davranış ilişkisi ve dışsal konuma göre bir irade meselesi olmaması tam da Marksizm’in göz ardı ettiği ve bizim de yeniden-vurgulamamız gereken husustur.
Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Peki ya güvencesizlik? Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir. O halde bizler, güvence ile ilgili olarak bile gevşek ayrımlar yapmalıyız ve sadece esnek sınırlar çizmeliyiz zira soyut yapılarla değil tarihsel olarak verili gerçekliklerle uğraşıyoruz. Kendi emek araçlarını ve müşterilerini bir tarafa atmasalar da mülk sahibi tabaka arasındaki orta sınıfta sınıflandırmamız gereken pek çok kişi için güvencesizlik normal olarak sadece teorik bir olasılıktır ve uygulamada istisnadır. Ancak Marksistler gerçekte ince eleyip sık dokumadıkları ve kavramlar oluşturmadıkları ve fakat görünürde bilimsel bir dille kaderi ve belli tabakaların davranışını öngörme girişiminde bulundukları için – tüm açıklamalara rağmen kendi arzularını ve kendilerini kandırmayı ve yanlış teorileri sonuna kadar savunmayı tercih etmeksizin – oldukça kayda değer, yavaşça büyüyen sayıda bağımlı ve gene de kendi emek araçları olmadan, her şey göz önüne alındığında, proletere dönüşme tehlikesini bünyesinde hiçbir zaman barındırmayan kişilerin var olduğunu inkâr etmemelidir.
Bu bakımdan Marksizm’in kehanetlerinin kötü durumda olduğu şimdiden görünmektedir. Ve yine de kabullenilmelidir ki bu kehanetler, bir zamanlar yapılmış kehanetvari herhangi bir açıklama kadar doğruydu. Karl Marx, nadir coşku anlarında sahici kehanet ve şiirsel dil kullansa da ve genellikle bilimsel dil ve nadir olmayan biçimde bilimsel aldatma yöntemini benimsese de, kapitalizmin ilk yıllarındaki gözlemi temelinde, ilk kez görüşlerini oluşturup açıkladığı günlerde gerçek bir kâhindi. Fakat bunun anlamı şudur: o bir uyarıcıydı. Bir başka açıdan da kâhin idi, sadece bir uyarıcı olarak değil: nüfuz adamı olarak da bizzat kendisi gördüklerinin oldukları gibi kalmasını engellemede büyük bir rol oynadı, uyarıları etkisini gösterdi ve değişiklikler yapıldı. Kendisi bilmeden sözleri söylendi: Siz kapitalistler, eğer aranızdaki bu çılgın sömürü, bu hızlı proleterleşme ve vahşi rekabet sürerse, birbirinizi yiyip yutmaya devam ederseniz, birbirinizi proletaryaya iterseniz, teşebbüsleri pekiştirirseniz, şirketlerin sayısını azaltırsanız, bunların her birinin çapını arttırırsanız, o zaman her şey hızlı bir sona varmak zorunda kalır.
Fakat işler bu şekilde gitmedi. Kapitalizm bir yandan o kadar geniş çaplı dallanmış ihtiyaç çokluğu yaratmış, çok pahalı, orta fiyatlı, ucuz ve beş para etmez lüksü tatmin etmiş, öte yandan büyük endüstriler, endüstrileri desteklemek için öyle bir ihtiyaç doğurmuştur ki sonunda her teknoloji biçimi ehemmiyetli hale gelmiş, tümüyle yeni işler, mesela, ev ve köy endüstrileri, küçük ve orta ölçekli fabrikalar oluşmuş ve hatta kapı kapı gezen satıcılar ve satış temsilcilerinin sayısı bile azalmamışken özelleşmiş dükkânlar, küçük ve orta ölçekli olsalar da pek çok sahadan kovulmuşlar, buna mukabil başka yerlerde yeni imkânlar bulmuşlardır.
Rekabet mücadelesi katiyen soyut bir şemayı ya da şairane coşmuş umutsuzluğu her daim takip etmiş değildir. Halen tröstlerin ve kartellerin bütünleşmesine doğru olan büyük bir hareketinin göbeğindeyiz. Bu durum tartışmasız pek çok küçük firmayı müşterilerinden ve varlıklarından ettiği gibi pek çok orta-ölçekli, büyük ve çok büyük şirketlerin de tüketiciler için yaşanan acımasız yarışta kendilerini mahvetmek yerine, tüketicilere karşı ittifak içerisinde karşılıklı çıkarlarını tanımasını ve korumasını mümkün kılmıştır. Küçük tacirlerin de bunlardan öğrendiğini ve hayatta kalmak için kendi birliklerini ve kooperatiflerini oluşturduğunu görüyoruz. Bağımsız marangoz birliklerinin kendi büyük teşhir salonları bulunmaktadır ve bunlar büyük firmalarla rekabet etmektedir. Küçük tüccarlar, satın alım gruplarında bir araya gelmektedir veyahut fiyat sabitlemede anlaşmaya varmaktadır. Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir.
Devlet, yasama yoluyla kapitalizmin çeşitli ülkelerde sağlıklı ve güçlü kaldığını da gördü. Bir ülke içerisindeki karteller fiyat kırmanın yaşanmadığından ve adil olmayan rekabetin sınırlandığından emin olurken gümrük tarife politikası da bir ülkenin kapitalizminin diğerininkini yok etmesini önler. Milli gümrük tarife-yasası ve uluslararası anlaşmalar temayülü dünya pazarında artan bir şekilde eşit imkânlar sağlamaktır. Bu ticaret imkânı eşitliği görünüşe bakılırsa sadece serbest ticaret sisteminde temin edilmektedir zira halklar, ücret koşulları, medeniyetler, teknolojiler, doğal koşullar, fiyatlar ve mevcut kaynakların miktarı muhtelif ülkelerde aynı değildir. Gümrük tarife politikasının suni düzenlemelerle gerçek eşitsizlikleri dengeleme eğilimi vardır. Ancak bu sadece başlarda böyledir. Şu an için bu alanda faaliyet halen barbarcadır. Her devlet hala anlık gücünden faydalanmaya çalışır fakat bu eğilimin istikameti her halükarda nettir.
Ayrıca devlet üç aşağı beş yukarı tüm alanlarda kapitalizmin en kötü aşırılıklarının bertaraf edildiğini de görmüştür. Buna sosyal politika denmektedir. Çocukların ve gençlerin sömürüsü gibi kapitalizmin en kötü aşırılıklarına karşı işçileri koruyan yasalar tartışmasız bir şekilde belli bir koruma yaratmıştır. Başka yollarla devlet müdahalesi, düzenlemeler ve hükümler proleterlerin kapitalizmdeki konumunu iyileştirmiş ve böylece kapitalizmin kendi konumunu da iyileştirmiştir. Sosyal güvenlik yasaları, özellikle hastalık durumlarında aynı etkiyi yaratmıştır.
Fakat kapitalizm açısından bu yasaların ahlaki sonuçları asli etkilerine kıyasla çok daha önemliydi. Söz konusu yasalar hem proleter kitleler hem de politikacılar açısından gelecek hükümetler ile mevcut hükümetler arasındaki farkı bulanıklaştırmıştır. Devlet kendisi ve polisi için yeni bir iktidar alanı edinmiştir: fabrikaların denetlenmesi, işçi ve müteşebbis arasında aracılık, hasta, yaşlı, emekli proleterlerin bakımı, sadece iş tehlikelerine karşı değil bağımlı ve güvencesiz konuma karşı da koruma. Devletin ataerkil tavrı, vatandaşlar açısından devlete ve yasalarına duyulan çocuksu güveni güçlendirmiş ve artırmıştır. Kitlelerdeki ve siyasi partilerdeki devrimci ruh esasen zayıflamıştır.
Hem müteşebbislerin kendisinin hem de devletin üstlendiği [pozisyon], proleterler tarafından sadece hükümet yasalarında siyasi işbirliği yaparak değil kendi dayanışmaları içerisinde yarattıkları kurumlar aracılığıyla da devam ettirilmiştir. Marx ve Engels’in işçi sendikaları ile hiçbir ilgilerinin olmamasını istemeleri sebepsiz yere değildi. Bu profesyonel örgütleri faydasız, küçük burjuva çağının zararlı artıkları olarak değerlendirdiler. Ayrıca üreticiler olarak işçilerin sergilediği dayanışmanın bir gün kapitalizmin istikrara kavuşturulmasında ve muhafaza edilmesinde oynayabileceği rolü de muhtemelen hissetmişlerdi. İşçileri kader tarafından seçilmiş kurtarıcılar ve sosyalizmin icracıları olarak hareket etmekten alıkoyamazlardı fakat sanki kapitalizm altında yaşamaya zorlandıkları ve öyle ya da böyle bu hayatlarına ellerinden geldiğince şekil vermeleri gerektiği tek bir hayatları olduğunu düşünmelerini sağlayabilirlerdi. Bu bakımdan işçiler de, kendi sendika fonları üzerinden işsizlik, ikamet değişikliği, hastalık, bazen yaşlılık ve ani ölüm durumunda ortaya çıkan zorluklara karşı kendilerini korurlar. Müteşebbislerin, belediyelerin ya da özel istihdam kurumlarının şartlarına karşı kendi çıkarlarını muhafaza edebildikleri her yerde çıkarlarına uygun hızlı iş temin ederler. Müteşebbislerle işçiler arasında her iki tarafı da bağlayıcı uzun süreli ücret sözleşmeleri üzerinden güvenli ilişki oluşturmaya başlamışlardır. İşçiler günün gerçekliğine ve şartlarına göre hareket etmek için rahattılar ve hiçbir teori veya parti programı bunları yapmaktan işçileri alıkoyamadı. Aksine parti programları ve teoriler kapitalist çalışma koşullarının gerçekliği ile yaratılan bilgi araçlarını takip etmek zorunda kaldı. Çeşitli kamplardan her türde kuramcı ve idealist, maksatlı tedbirlerle işçileri, halihazırdaki acınası yalnız yaşamlarını temin etmelerini engellemek ister. Bu elbette başarılı olamaz. İşçiler, kitleler halinde, onur verici ve sevgi dolu sözcüklerle devrimci sınıf olarak adlandırılmaktan hoşlanır fakat bu onları devrimci yapmaz. Devrimciler kitleler halinde sadece devrim olduğunda var olurlar. Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir. Devrimcilerin olmamasından korkmanın hiç gereği yoktur: devrimciler gerçekte bir tür kendiliğinden oluşan nesil ile – yani devrim geldiğinde ortaya çıkarlar. Fakat devrimin, yeni bir oluşturucu gücün gelmesi için yeni koşullar yaratılmalıdır. Bu koşulların en iyisi, kendilerine pekâlâ iyimser de denebilen (öyle olmak zorunda olmasalar bile) tarafsız insanlar, devrimin gelmek zorunda olduğunun kesin olduğunu düşünmeyen ve fakat yeni davalarının gerekliliğine ve adaletine derinden ikna olmuş, engelleri ve tehlikeleri aşılmaz ve kaçınılmaz görmeyenler tarafından yaratılabilir. Bu tür insanlar, en iyi ihtimalle araç olan devrimi istemezler; daha ziyade amaçları olan belli bir gerçeklik ararlar. Tarihsel anıların kötü etkileri olabilir: mesela insanlar gerçekleştirecekleri başka pek çok göreve sahipken, kendilerine Romalı ya da Jakoben süsü verebilirler. Hatta daha kötüsü Hegelcileştirilmiş Marksizm’in getirmiş olduğu tarihsel bilim türüdür. Gelmekte olan devrimi hiç düşünmemiş olsaydık kim bilir ne kadar zaman önce devrimi arkamızda bulurduk. Marksizm bize hiçbir şeyi anımsatmayan bir çeşit adım getirdi. Kişinin her zaman iki adım öne ve bir adım geriye atladığı ve bu eyleminin sonunda en azından bir miktar ileri doğru hareketle sonuçlandığı Echternach sıçrama işlemini bile sağlamamıştır. Marksizm devrimin amacına doğru kasti görünür hareketlerde bulunur fakat bu yüzden sadece ondan çok daha uzağa gider. Devrimi sonucuna göre tasavvur etmenin her zaman için ondan korkmaya eşdeğer olduğu sonunda anlaşılmıştır. Birine harekete geçerken ne olabileceğini düşünmesi değil ne yapması gerektiği tavsiye edilmesi uygundur. Günün talebi, tam da kalplerinin, arzularının, adaletlerinin ve muhayyilelerinin çalışmalarını çok temel ve çok radikal bir biçimde inşa etmek isteyenler tarafından karşılanmalıdır.
Elbette bu kişiler, yukarıda açıklandığı üzere bu son on yıllarda gözlemlediğimiz müteşebbisler, devlet ve işçilerin yaptığı gibi kapitalizmi yamamaktan farklı bir şeyler inşa etmelidirler.
İşçilerin örgütlerindeki, sendikalardaki mücadeleleri, yaşam içindeki durumlarını ve çalışma koşullarını iyileştirmek de bu bağlamın bir parçasıdır. İşçilerin kendi sendika fon sistemleri üzerinden, Marksistlerin önlenemez kaderleri dedikleri, üreticiler olarak müdahale ve düzenlemelerindeki kapasitelerinin nasıl olduğunu gördük. Fakat sendikaların bir diğer önemli görevi de halen müzakereler ve grevler yoluyla çalışma saatlerinin kısaltılması ve daha yüksek ücretler için mücadeledir.
Ücretleri yükseltme mücadelesi, ferdi üreticilerin tüketicilerin toplamına karşı – bu tüketiciler ne kadar çok ve birleşmiş olsalar dahi – her daim gerçek bir mücadeledir. Söz konusu üretici mücadelesine bir ara herkes ya da başkaları girdiği için bu, işçilerin kendilerine karşı verdiği bir mücadeledir. İşçiler ve işçilerin örgütleri, tümüyle amatör bir biçimde, aldıkları ücreti mutlak bir miktar olarak düşünme eğilimindedir. 5 Mark’ın 3 Mark’tan büyük olduğu şüphe götürmez. Elbette dün sadece 3 Mark alıp bugünden sonra ücret olarak gün başına 5 Mark alacak olan işçinin sevincini çok göremeyiz ya da anlamamazlık edemeyiz. Burada mesele sadece o işçinin üç, beş veya on yıl içinde sevinmek için hala bir nedeni olup olmayacağıdır. Zira para sadece fiyatların ve ücretlerin birbiri ile ilişkisinin ifadesidir. Bu tümüyle paranın satın alım gücüne bağlıdır.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler.
Elbette, ücret artışları, tıpkı vergiler ve gümrük tarifelerinin artışları gibi malların fiyatlarının artmasına sebep olur. Doğal olarak piyano-işçisi müteakip şekilde tartışma eğilimindedir: Piyanolar daha pahalı olmuşsa bundan bana ne! Ben daha yüksek ücret alıyorum ve piyano da satın almıyorum; ekmek, et, giysi ve konut vs. alıyorum. Dokumacılar bile örneğin şöyle diyebilir: Almam gereken malzeme daha pahalı olmasına rağmen, ihtiyaçlarımın sadece çok küçük bir kısmının pahalı olmasına neden oldum fakat kendi toplam ihtiyacımı karşılayacak olan bütün maaşımı arttırdım.
Şahsi bencilliğin bu ve benzeri itirazlarına cevap P.J. Proudhon’a borçlu olduğumuz temel, kapsayıcı biçim ile anında verilebilir: “Ekonomik meselelerde sıradan özel kişi için doğru olarak düşünülen [şey], kişi onu tüm topluma uygulamak istediği anda yanlışa dönüşür.”
Ücret mücadelelerinde işçiler, tıpkı kapitalist toplumun katılımcılarının hareket etmesi gerektiği gibi, dirsekleri ile savaşan benciller gibi hareket ederler ve tek başlarına hiçbir şey elde edemeyeceklerinden örgütlü, birleşmiş benciller olarak savaşırlar. Örgütlü ve birleşmiş işçiler ekonominin bir kolunun yoldaşıdır. Tüm bu dernek-şubeleri, birlikte, kapitalist mal pazarının üreticileri rolünü oynayan işçilerin toplamını oluşturur. Bu rolde işçiler, kapitalist müteşebbislere karşı olduğunu düşündükleri, gerçekte tüketiciler olarak kendi kapasitelerine karşı olan bir mücadeleyi sürdürürler.
Sözüm ona kapitalist, sabit, elle tutulur bir figür değildir. Kabahatin elbette çoğunun atfedilebileceği kapitalist bir aracıdır, fakat işçinin üretici olarak militanca ona yöneltmek istediği yumruklar hedefi ıskalar. İşçi vurdukça vurur, fakat sanki mücerret bir seraba karşı vuruyor gibidir ve yumrukları kendi geri düşer.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler. Bir mühendis, müdür ya da satış elemanı şahsi özellikleri ya da bilgisi nedeniyle kendi işvereni için vazgeçilmez ise, bir gün şunu söyleyebilir: Şu ana kadar 20.000 Mark ücret aldım, bana 100.000 ver yoksa rekabetin safına geçeceğim! Bunda başarılı olursa, hayatının geri kalanı için belki de son zaferi elde etmiş olacaktır. Bir kapitalist gibi hareket etmiştir. Bencillikle bencilce savaşmıştır. O halde bir bireysel işçi kendisini zaman zaman vazgeçilmez kılabilir, hayat içindeki konumunu iyileştirebilir ya da tümüyle servet alanına geçiş yapar. Fakat işçiler kendi sendikalarında mücadele ettikçe kendilerini sayıya indirger; her biri şahsen önemsizleşir. Bu nedenle işçiler çarkın dişlisi olarak rollerini kabul ederler. Sadece bir bütünün parçaları olarak hareket ederler ve bütün onlara karşı tepki verir.
Böylelikle üreticiler olarak işçilerin mücadeleleri tüm malların üretiminin daha pahalı hale gelmesine sebep olur. Bu enflasyon, kısmen lüks malları etkilese bile, çoğunlukla zaruri kitle ihtiyaç mallarının fiyatlarında artış ile sonuçlanır. Doğrusu bu fiyat artış orantılı değil orantısız olur. Ücretler yükseldiğinde fiyatlar orantısız artar; ücretler düştüğünde ise fiyatlar orantısız bir şekilde yavaş ve az düşer.
Sonuçta bir süre sonra işçinin bir üretici rolü ile mücadelesi gerçeklikte tüketici olarak işçilere zarar verir.
Bu, pek çoğu için hayatı daha da güçleştiren yaşamsal maliyette olağandışı enflasyondan dolayı tümüyle ya da çoğunlukla işçilerin kendilerinin suçlanabileceği anlamına kesinlikle gelmez. Pek çok sebep vardır ve bencillik her zaman kabahatlidir, zira hiç genel ekonomi ve dolayısıyla kültür tanımaz. Bu faktörlerden biri, bu mücadelede en alt seviyede bile olsa kapitalizmin üyesi olmaya açıkça rıza göstermiş üreticilerin mücadelesidir. Kapitalistlerin kapitalistler olarak yaptığı her şey temeldir; işçilerin kapitalistler olarak yaptığı her şey proleterce temeldedir. Elbette ki bu ifade sadece onların rezil bir rolü kabul ettikleri anlamına gelir. Bu, onların rolleri dahilinde ve haricinde düzgün, cesur, yüce gönüllü, kahraman olabilecekleri gerçeğini değiştirmez. Hırsızlar bile kahraman olabilir, fakat ücret ve fiyat artışı mücadelelerinde işçiler bilmeden hırsızdırlar, kendi kendilerinin hırsızıdırlar.
Kimileri sendikaların grevlerle sadece ücret artışları için değil çalışma saatlerinin kısaltılması, diğer işçilerin şikâyetleri ile dayanışma sergileme, çalışma belgeleri, vs. için de mücadele ettiğini işaret edecektir.
Buna cevap şudur ki bu bağlam içerisinde tek ilgili etken ücret artışıdır ve bizim burada sendikalara karşı savaştığımızı düşünmek bariz bir yanlış anlaşılma olur! Ah hayır! Sendikaların kapitalizm içerisinde tümüyle gerekli bir örgüt olduğu burada kabul edilmiştir. Burada gerçekte ne söylenmekte olduğunun nihayetinde anlaşılmasına müsaade edin. İşçilerin devrimci bir sınıf olmadığı, fakat kapitalizm altında yaşaması ve ölmesi gereken bir grup yoksul gariban olduğu burada kabul edilmiştir. Belediyelerin, devletin “sosyal politikasının”, işçi partisinin proleter politikalarının, işçi sendikalarının proleter mücadelesinin ve sendika fonunun, hepsinin işçiler için ihtiyaç olduğu burada teslim edilmiştir. Ayrıca yoksul işçilerin, bütünün çıkarlarına, hatta tüm emek gücünün çıkarlarına her zaman saygı gösteremediği de kabullenilmektedir. Çeşitli ekonomik sektörler kendi bencil mücadelelerini vermelidir, zira her sektör diğer sektörlere nispetle azınlıktır ve artan geçim gideri enflasyonunu göz önünde tutarak kendisini savunmalıdır.
Fakat burada tanınan, teslim edilen ve kabul edilen her şey, işçilerin üretici rollerini kapitalizmin yoksul, en alt seviyesi olarak değil de devrimin ve sosyalizmin kader tarafından seçilmiş taşıyıcıları şeklinde anlamak isteyen Marksizme bir darbedir.
Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Burada söylüyorum: Hayır! Tüm bunlar, işçiler kapitalizmden nasıl çıkılacağını anlamadığı müddetçe kapitalizm altında gereklidir. Fakat tüm bunlar sadece kapitalizmin fasit döngüsü içinde daire çizmeye neden olur. Kapitalist üretim içerisinde ne olursa olsun sadece kapitalizmin daha derinlerine sürükler ama ondan çıkışı asla sağlamaz.
Aynı şeye bir başka açıdan bir kere daha bakalım. Kapitalist – Marx ve diğerlerinin kapsamlı şekilde ve pek çok değerli, ayrıntılı pek çok tanımla gösterdikleri gibi – işçilere karşı gasp suçu işlemektedir; kapitalist eylemleri ile sizin hiçbir emek aracınızın, hiçbir iş-yerinizin ve teşebbüs aracınızın olmadığını; işçilerin büyük sayılarda, genellikle ihtiyaçlarından daha fazla sayıda olduğunu o yüzden onların önerdiği ücrete çalışmaları gerektiğini söyler. Kapitalistler, açık bir anlaşmaya ihtiyaç duymaksızın, işçilere karşı basbayağı aynı davranışı sergilerler, fakat ulusal ve uluslararası ölçekte birbirlerine karşı sert bir rekabette kilitli kalırlar. Bundan iki dizi gerçek çıkar: düşük ücretler ve düşük fiyatlar. Fakat eğer işçiler bu gaspa karşı ihtiyaçtan ve doğru bir şekilde birleşir ve cevap verirse – Yüksek ücret ödemeyi reddederseniz hiçbirimiz çalışmayacağız – o zaman sonuç şu olur: yüksek ücretler ve yüksek fiyatlar. Bunun üstüne kapitalistler de önce karşılıklı destek ve işçilerin baskısına karşı güvenlik için, ikinci olarak ücret sabitleme için kartellerle birleşirse, o zaman ücretleri artırmak çok daha güç, fiyatları yükseltmek ise çok daha kolay olacaktır. Ardından ucuz yabancı rekabete karşı gümrük-koruma gelecektir. Bazen de yabancı ülkelerden veya en azından kırsal bölgelerden ucuz, talep sahibi olmayan işçilerle, ya da erkek işçilerin kadın işçilerle, vasıflı işçilerin vasıfsız işçilerle, el emeğinin makinelerle ikamesi gelecektir. Görülebileceği üzere kapitalizmin, işçiler fiyatları değil de sadece ücretleri etkileyebildikleri müddetçe, her zaman avantajı olacaktır.
Bu bakımdan eğer işçiler kapitalist mal pazarı için üretici olarak rollerini sürdürürse ve fakat buna karşın kendi durumlarını radikal bir biçimde iyileştirmek isterlerse, diğer bir deyişle kapitalin çıkarlarından kendileri için bir pay alırlarsa, bu durumda ücretleri ve aynı zamanda düşük fiyatları hedeflemekten başka bir seçenekleri kalmaz. İşçiler, sosyalist örgüt biçimini, bir kooperatifi, kendi tüketimlerinin hizmetine koyup böylelikle aracıların bir kısmını yaşamdaki ihtiyaçlarının bir kısmından – gıda, konut, giysi, ev eşyaları vs. – tasfiye edebildikleri takdirde, kendi kendine-yardım ile belli bir dereceye kadar, kapitalizm içerisinde bile bu yönde hareket edebilirler. Dolayısıyla sendikalarda örgütlenen, görece yüksek ücret alan işçiler, tüketici kooperatiflerinde (buna konut kooperatifleri de dâhil) görece düşük fiyatlarda ihtiyaçlarını karşıladıklarında başarılarının bir kısmının keyfini gerçekten de çıkarma şansına sahip olurlar.
Kapitalist kârın bir kısmını işçilerin ellerine aktarmanın bir başka radikal yolu, diğer bir deyişle, servetin müsaderesi, devlet ya da belediye yasası ile eşanlı asgari ücret ve azami fiyat belirlemektir. Bu, orta çağ komünlerinin aracılığıydı ve Fransız devriminde – gerçek başarı olmaksızın – fiilen denendiğinden daha çok önerilmişti. Hadi koşulların tümüyle farklı olduğu ve tabiri caizse gerçek kültürün ve toplumun olduğu Orta Çağlar’ın komünal politikalarına itibar etmeyelim. Bu tür bir servet müsaderesi belki sert geçiş zamanlarında geçici olarak tavsiye edilebilir bir devrimci sınıf politikasıdır fakat en fazla sosyalizme giden yolda sadece küçük bir adımdır, sosyalizmin kendisi değildir zira sosyalizm kesinlikle sert bir cerrahi müdahale değil, daimi sıhhattir.
Her iki izlenen yolda – sendika ücretleri ve kooperatif fiyatlarının bileşimi ile eş anlı yüksek ücret ve düşük fiyat sabitleme yasası – amatörce ve sadece geçişsel kapitalizm ve sosyalizm alaşımına sahiptir. Tüketimin örgütlenmesi sosyalizmin başlangıcıdır; üreticilerin mücadelesi kapitalizmin çürüme belirtisidir. Yüksek ücretler ve düşük fiyatlar eşanlı, ürkütücü bir uyuşmazlıktır ve kapitalist bir toplum, hükümetin yüksek ücret ve düşük fiyat uygulamasından daha fazla, güçlü bir sendika hareketi ve sağlam bir tüketici-işbirliği hareketinin eşanlı etkilerini atlatamaz.
Böylesi sabitlenmiş bir para değeri – ki her iki durumda da sahip olacağımız şeydir – korkunç bir patlama tesis edecektir ve devlet ve toplumun iflasının başlangıcı olacaktır.
Bu şiddetli bir devrimin işareti olabilir fakat elbette bir kez daha kapitalizm paçasını kurtaracaktır. Bugün bile sendika ve kooperatif hareketlere yan bakılmaktadır. Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Hiçbir toplum ne yüksek ücretler ve düşük fiyatlarla ne de düşük ücretler ve yüksek fiyatlarla var olamaz. Görece barış zamanlarında, kapitalistler ve işçiler kendi kör şahsi bencillikleri içinde yüksek fiyatlar ve yüksek maaşlar ve ücretler peşinde koşmaktan kaçınmayacaktır ve böylelikle lükse tamahı ve tatminsizliği, yaşamdan memnuniyetsizliği, para elde etmede güçlükleri, iş durdurmaları, kronik krizleri ve ekonomik durgunluğu çoğaltacaktır. Devrim sırasında eğilim, 1848’de Proudhon’un müthiş bir şekilde ve fakat başarısızlıkla savunduğu gibi, düşük fiyatlar! düşük gelir! düşük ücretler! olacaktır ve inşallah bu sefer bu düşünce galip gelecektir. Özgürlük, mobilite, neşeli bir haleti ruhiye, daha hızlı para dolaşımı, daha kolay bir yaşam, mütevazi neşe ve saf masumiyet ile sonuçlanacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5524
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.15 13:48 karanotlar Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.01 19:05 reganis Fakirlik Duygusu Beni Kinlendiriyor

Fakir olmak, istediğimi alamamak, giyememek, yiyememek ve dışarıdan izlemek beni aşırı derecede rahatsız ediyor. Merak edenler olur belki şimdiden söyleyeyim vakıf üniversitesinde tam burslu okudum. Gittiğim okuldakilerin durumu da az çok iyiydi yani. Onlara bakıyorum, çoğu okulu bitirdi, ailelerinden gelen evler, arabalar, işler falan derken bir şekilde yollarını buldular. Instagram'da takip ediyorum bir tanesinin bile düzensiz hayatı olmaz mı arkadaş. Benim ise sahip olduğum hiçbir bok yok. Ne aileden gelen para var, ne de başka bir bok. Yazları köpek gibi kafelerde, barlarda çalıştım asgari ücrete, okul harçlığımı çıkardım. 25 yaşındayım, hayatımda bir kere bile kaliteli bir kot pantolonu satın alamadım kendime. Bugüne kadar 3 defa kız arkadaşım oldu yalan yok 2 tanesi benim gibi fakir sayılabilecek kıvamdaydı ama bir tanesinin durumu aşırı zengin olmasa da bana göre çok üst seviyedeydi ve kendimi onun yanında gerçekten rahatsız ediyordum üstelik kız defalarca kere bunu sorun yapma demesine rağmen. Kızın yanına cebimde 5-10 lira parayla gittim kaç kere. Belirli bir yaştan sonra lisedeki gibi beraber oturur taş yer, su içeriz muhabbeti de olmuyor amına koyayım. Kız illaki gezmek istiyor, kendi yediğini içtiğini kendisi ödüyor zaten de ben kendi yiyip içtiğimi kendim ödeyemiyorum sorun zaten orda. Daha fazla uzatmayıp ayrılmıştım eften püften sebepler uydurarak. 3 yıldır aynı ayakkabıyı lostracıya her yaz farklı renge boyatıyorum ve yeni ayakkabıymış gibi giyiyorum. Etrafıma bakıyorum benimle yaşıt, benden hiçbir beceri ve yetenek fazlası olmayan hatta eksiği olan bir çok sümsük tipin altında lüks arabalar, en lüks evlerde hep onlar oturuyorlar, en güzel tatlıları onlar yiyorlar, en güzel yemekler hep onlarda, en güzel kadınlarla hep onlar takılıyorlar. Bu mu adalet? Kendime İş de bulamıyorum. Uzun dönem stajyerlik ilanlarına başvurmaya çalışıyorum çünkü başka bir pozisyona yeni mezun kimseyi almaya yanaşmıyorlar tanıdığımız falan olmadığı için herhangi bir yerle bağlantı da kuramıyoruz. Çalışıp, para kazanmak, en azından hayatımı devam ettirmek istiyorum ama onun için de imkan bulamıyorum. Sikten bir aile şirketinin IT departmanına iş ilanı için başvuruyorum, hayatında aile şirketi yöneticisi olmaktan başka hiçbir sik başaramamış taşralı bir orospu evladı gelip bana tamam biz seni sonra ararız diyor ve tabii ki hiçbir dönüş olmuyor daha sonra.
Uzun süredir etrafımda benimle yaşıt zengin insan gördüğüm zaman ciddi anlamda içime bir kin ve öfke oturuyor. Kendimi engellenmiş hissediyorum çünkü. Bu hayat bana hiçbir fırsat tanımıyor kendimi kanıtlamam için ancak o doğuştan şanslı olan piçler için şans her zaman yanlarında. Sağlıklılar çünkü paraları var ve en kaliteli hastanelere gidiyor. Fit vücutları var çünkü paraları var ve en kaliteli spor salonlarına gidip, en iyi yemekleri, en iyi diyetisyenler eşliğinde yiyorlar. En güzel evlerde, en kaliteli kadınlarla takılıyorlar çünkü paraları var. Ben ise yoksul doğdum, fakir büyüdüm, imkansızlıklar içinde yetiştim ve benim sahip olduğum sadece büyük bir kin ve öfke var. Bir gün gerçekten istediklerimi başarmak ve gidip ikinci lahmacunu yedikten sonra cebimde para olup olmadığını düşünmeksizin rahatça üçüncü lahmacunu söyleyebilmeyi istiyorum.
submitted by reganis to KGBTR [link] [comments]


2020.05.26 21:09 karanotlar Yaşamım boyunca, istisnasız hepsi de budalaca işler yapan dar omuzlu insanlar gördüm ve çoğu türdeşlerini şaşkına çevirip ruhları türlü şekilde baştan çıkarırlardı.

Yaşamım boyunca, istisnasız hepsi de budalaca işler yapan dar omuzlu insanlar gördüm ve çoğu türdeşlerini şaşkına çevirip ruhları türlü şekilde baştan çıkarırlardı. Eylemlerine gerekçe olarak "ün"ü gösterirler. Onları görünce herkes gibi gülmek istedim ben de; ama böylesine tuhaf bir öykünme olanaksızdı benim için. Keskin ağızlı bir bıçak aldım, dudaklarımın birleştiği yerlerde etimde yaralar açtım. Amacıma ulaştığımı sandım bir an. Kendi elimle yara açtığım bu ağıza baktım aynada! Bir yanılgıydı! İki yaradan akan kan, gerçekten başkalarının gülüşü olup olmadığını anlamama engel oluyordu aslında. Ama, bir süre karşılaştırma yaptıktan sonra, gülüşümün insanların gülüşüne benzemediğini gördüm, yani gülmüyordum ben, gülüşüm yoktu benim. Çirkin suratlı, gözleri karanlık gözevlerine gömülmüş insanlar gördüm; kayanın sertliğini, dökme çeliğin katılığını, köpekbalığının kan dökücülüğünü, gençliğin küstahlığını, canilerin mantıksız öfkesini, iki yüzlülerin ihanetlerini, en olağanüstü oyuncuları, rahiplerin kişilik gücünü ve dışardan bakınca en içe kapalı, dünyaların ve göklerin en soğuk yaratıklarını aşıp geride bırakmışlardı; ahlâkçılar bitkin düşmüştü, yüreklerindekini görmeye, Tanrı'nın amansız öfkesini başlarına yağdırmaya çalışırken. Hepsini bir arada gördüm; kimi zaman, belki de bir cehennem cini tarafından kışkırtılmış, dondurucu bir sessizlikte gözlerine hem yakıcı hem kinli bir pişmanlık acısı sıvanmış durumda, annesine daha şimdiden başkaldıran bir çocuk benzeri en sıkı yumruklarını havaya kaldırdıklarını, bağırlarının gizlediği o alabildiğine adaletsiz ve dehşet yüklü, tutkulu ve düşman düşüncelerini ortaya çıkarma yürekliliğini gösteremediklerini ve bağışlayıcı Tanrı'yı merhametten kederlendirdiklerini gördüm; kimi zaman, günün her anında, yediden yetmişe insanlara, soluk alan her şeye, kendilerine ve Tanrı'ya karşı mantıksız ve akıl almaz lânetler yağdırırlarken, kadınları ve çocukları kötü yola düşürürlerken, vücudun edep yerlerini kirletirlerken gördüm onları. O zaman, sularını yükseltir deniz, tekneleri dipsiz derinliklerinde yutar; kasırgalar ve depremler yerle bir ederdi evleri; veba, türlü türlü hastalıklar kırıp geçirirdi yakaran ailelerini. Ama insanlar anlamaz bunları. Yeryüzündeki davranışları yüzünden utançtan kızarırken, sararırken de gördüm onları; ama pek ender. Kasırgaların kız kardeşi fırtınalar; güzelliğini kabul etmediğim mavi gökkubbe; yüreğimin imgesi iki yüzlü deniz; bağrı gizemli dünya; öteki gezegenlerin halkları; bütün evren; onu cömertçe yaratan Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lûtfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü, bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.
Comte de Lautréamont
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.21 18:52 ferreisawesome Çocuğumuz olmayınca çare kaynanam oldu

Çocuğumuz olmayınca çare kaynanam oldu..(Yazan:Kerem) Merhaba ensest hikaye okurları, ben İstanbul’dan Kerem. 26 yaşında 3 yıllık evli devlet memuru bir makine mühendisiyim. Eşim benden 4 yaş küçük. Evlendiğimiz günden itibaren eşimle çocuk yapmak için uğraşıyoruz ancak eşimin ergenliğinden beri varolan yumurtlama probleminden ötürü başarılı olamıyorduk bir türlü. İki yıl denedikten sonra artık tıbbi yardım almaya başladık. Ama bu da derdimize derman olmadı. Eşim bu yüzden bunalımlara girdi ben de elaleme rezil olacağız hatta olduk diye çok korkuyordum.
Bir gün bir aile dostumuz bize taşıyıcı annelikten söz etti. Çocuğu başkası doğuracaktı ama yasal olarak annesi eşim olacaktı. Son çare olarak başka bir seçeneğimiz yok gibi gözüküyordu. Üstelik taşıyıcı annelik ülkemizde yasaktı. Biraz araştırdıktan sonra Gürcistan’da bu için yapıldığını öğrendik. Aile meclisini topladık. Kayınpederim ve kaynanam ayrı yaşıyorlardı ama bu mevzuyu konuşmak üzere o da katıldı bize. Kayınçom ve benim annem ve babam da vardı. En sonunda herkes taşın altına elini koydu ve Gürcistan’da bu işi halletmeye karar verdik. İçim rahatlamıştı bu sefer. Ancak ertesi gün eşim tadımızı kaçıracak bir şey daha ortaya attı. “Ya oradaki kadınlarda hastalık varsa, çocuğum hasta olursa” dedi. Mantıklıydı, çünkü Gürcistan’da seks turizmi yaygındı ve çocuğumuzu bu konuda riske atmak ne kadar doğruydu. Eşim yine bunalımlara girdi ağlamaya başladı sürekli. Aynı gün kayınvalidem geldi. Eşimin ağlamaktan şişmiş gözlerini görünce sordu. O da anlattı… Eşim “bize güvenebileceğimiz bir taşıyıcı anne lazım” dedi. Düşündük taşındık ama kimseyi bulamadık. Bulsak da kim bize yardım ederdi ki böyle bir konuda… Ertesi gün akşam yine kara kara düşünürken eşimin telefonu çaldı. Arayan kayınvalidem Handan’dı. Eşimden telefonun sesini hoparlöre vermesini istedi. “Çocuklarım, bu söylediklerim aramızda kalacak. Benimki sadece bir teklif. Düşünün taşının ama ben evlatlarım olarak sizlerin mutluluğu için böyle bir fedakarlık yapmak istiyorum” dedi. Biz eşimle birbirimize bakarak donduk kaldık. Eşim “olmaz anne öyle bişey” diyerek kapadı telefonu. Ertesi gün işten geldiğimde eşim konuyu açtı yine. “Ne dersin Kerem, annem olur mu” dedi. Belli ki kayınvalidemle tekrar konuşmuş… Ben sinirlenmiştim;
-”Nasıl olacak Tuğba? Elaleme ne diyeceğiz? 40 yaşında kayınvalidem hamile kaldı” mı diyeceğiz?
-”Annem 40 değil 38 yaşında Kerem ve bir çok insan bu yaşında hamile kalabiliyor. Kadın bizim için fedakarlık yapmak istiyor anlasana” dedi eşim.
-”İyi peki. Çocuğu annenin doğurduğunu gören eş dosta hayır bu bizim çocuğumuz mu diyeceğiz” dedim.
-”Annem onu da düşünmüş. Sen tayinini isteyeceksin. İstanbul’dan başka bir şehire taşınacağız. Bir-iki sene başka şehirde yaşayıp bu işi halledip tekrar döneceğiz İstanbul’a. Hem de çocuğumuzla beraber” diye cevap verdi eşim.
Mantıksız değildi aslında ama tayin mayin işi zor işlerdi. “Peki baban ne diyecek bu işe” diye sordum.
-”Babamın da, senin ailenin de bu işten haberi olmayacak. Gürcistan’daki herhangi bir taşıyıcı anneden olduğunu söyleyeceğiz çocuğun” dedi Tuğba.
Eşimin ve kayınvalidemin baskıları neticesinde kabul etmek zorunda kaldım bu işi. Tayin için de başvurdum. Bir ay içinde Kayseri’ye tayinim çıktı. İkinci ay Kayseri’ye taşınmıştık bile… Bu arada bir arkadaşım bir tanıdığı vasıtasıyla Gürcistan’da bize yardımcı olacak kişiyi de organize etti. Tarih belirlenince işyerimden senelik izin alarak Gürcistan’a uçtuk eşim ve kayınvalidemle birlikte. Arkadaşımın Gürcistan’daki bağlantısı bizi karşıladı. Konuştuk anlaştık. Bizden istediği 15000 euror parayı da peşin olarak verdik. Yarın arayacağını söyleyerek gitti adam. Biz otelimize yerleştik. Ertesi gün gözümüz telefonda bekledik ama haber gelmedi. Sonraki gün yine. İyice tedirgin olmuştuk. Adam benim aramalarıma da cevap vermiyordu. Israrlı aramalarımdan sonra en sonunda gecenin bir saatinde açtı ve “arama lan beni bir daha gavat” dedi ve suratıma kapadı telefonu. Dolandırılmıştık. Bugüne kadar çok para harcamıştık çocuk için ama dolandırılmak koymuştu bana. Eşim krize girdi. o gece tuvaletten gelen sesle uyandım. Kapı kilitliydi. Eşim ses vermiyordu. Kayınvalidemi uyandırdım yan odadan. Ona da ses vermeyince kapıyı kırıp içeri girdiğimde eşimin baygın halde yerde yattığını ve bir kutu ilaç içtiğini görünce elim ayağıma dolaştı. Hemen otel görevlilerine haber verdik ambulans istedik. Ambulans hemen geldi hastaneye apar topar gittik. Korkudan ağlıyorum. Eşime bir şey olursa ben de ölürdüm. Para pul çocuk falan umurumda değildi. Doktor midesini yıkadıklarını, komada olduğunu, şimdilik beklemekten başka bir şey yapamayacağımızı söyledi. O gece uyanmadı Tuğba. Ertesi gün gözlerini açtı şükür ama yine ağlamaktan başka bir şey yapmadı. Sakinleştirici ile bu sefer doktorlar uyutmak zorunda kaldılar. Kayınvalidem Handan o akşam “Kerem kalk otele gidiyoruz” dedi. “Noldu anne?” dememe bırakmadı “kalk bu işi çözeceğiz” dedi. Taksiye binip otele geldik. Takside konuşamadığımız için odaya çıkmayı bekledim. İkimiz de tedirgindik.
-”Anne ne yapacağız” dedim odaya çıkınca.
-”Buraya neden geldiysek onu yapacağız” dedi annem.
-”Anlamadım anne” dedim.
-”Anlamayacak bişey yok Kerem. Bu adi memlekete çocuk sahibi olmak için, beni hamile bırakmak için geldik. Şimdi beni hamile bırakacaksın” dedi. Ben afallamıştım;
-”Nasıl olur anne, nasıl yapacağız” diye sordum aptalca.
-”Kerem! Bak oğlum! Kızımın hayatı ve sizin evliliğiniz tehlikede. Siz benim evladımsınız. Bir fedakarlık yapacağımı söyledim işler sarpa sardı. Şimdi bu durumu düzeltebiliriz” dedi.
-”Anne nasıl olacak, nasıl spermlerimi aktaracağım sana anlamadım” dedim yine safça.
-”Oğlum vaktimiz yok. Kimseye de güvenemeyiz burada. Dünyadaki 6 milyar insan nasıl yapıyorsa biz de öyle yapacağız bu işi” diye cevap verdi.
-”Anne olur mu öyle şey! Sen benim annemsin! Hem Tuğba’ya ne diyeceğiz?” dedim telaşla.
-”Tuğba birkaç gün daha hastanede kalır. Kalmasa da doktorlardan rica ederiz uyuturlar bir iki gün daha. Biz de bu arada işi hallettik deriz” diye beni ikna etmeye çalıştı annem.
Elimde fazla bir seçenek yoktu. Bir amaç için yola çıkmıştık ve başımıza bir sürü talihsizlik gelmişti. Bu işi burada çözüp dönmek lazımdı Türkiye’ye. İster istemez kabul ettim. “Peki nasıl yapacağız anne ben çok utanırım” dedim. Annem;
-”Oğlum utanacak bir şey yok. Burada zevkimiz için bir şey yapmıyoruz” dedi. “Beni Tuğba olarak düşün” dedi. Hakikaten de eşim annesine benzer.
-”Tamam anne ama nolur makyaj falan yapalım, kılığını tipini değiştir, yoksa yapamam ben” dedim.
-”O zaman sen bir iki saat bekle otelde” dedi annem ve gitti. Bir saati biraz geçen bir vakitte geldi. “Tamam şimdi hazırlanırım Kerem” dedi. Duşa girdi. Oradan odaya geçerken “sen de duşunu al Kerem” dedi. Girdim duşumu alıp çıktım. Üzerimi giyinirken “Kerem gel hadi oğlum” diye seslendi annem içeriden. Kapıyı açtım oda kapkaranlıktı. Hemen yatağa girdim, yatak boştu. Az sonra ışık açıldı. O da ne!!! Ne göreyim!!! Kayınvalidem Handan saçlarını tepede topuz yapmış, çok güzel ve değişik bir makyaj yapmış, üzerinde siyah jartiyerli bir takımla karşımda bir afet gibi duruyordu. Memeleri taş gibi gözüküyordu ve sütyen ancak yarısını kapatabiliyordu. Altındaki tül külot da çok seksiydi. Çok farklı bir kadın olmuştu. Utangaç bir sesle “nasıl değişik biri olmuş muyum Kerem?” dedi. Ben hemen etkilenmiş, karşımdakinin kayınvalidem olduğunu unutmuştum bile. “Olmuşun anne çok güzel olmuşsun” dedim. Annem ışığı kapadı ve yatak başındaki ışıkları yaktı ve yanıma uzandı. “Bu gece ‘anne’ demek yok” dedi ve elini aletime attı. “Sadece o işi yapacağız değil mi anne” deim. “Bir çimdik attı, ‘anne’ yok dedim sana. Ne istiyorsan yapabilirsin, farz et ki bir kaçamak yapıyorsun oğlum” dedi. Ben de “bu gece ‘oğlum’ da yok o zaman”” dedim ve hemen öpüşmeye başladık. Annem mis gibi kokuyordu. Memelerini emmeye başladım sütyeni sıyırıp, gerçekten de taş gibiydi annemin vücudu. 38 yaşına gelmesine rağmen kendine çok iyi bakmıştı. Annem az sonra aşağıya inip aletimi ağzına aldı. “Anne ne yapıyorsun” deyince sikimi ağzından çıkartıp ısırır gibi yaptı “Anne demek yok dedim sana” dedi. Taşaklarımı avuçlayarak aletimi emiyordu annem adeta bir orospu gibi. Sadece içine boşalıp hamile bırakacağımı sanarken annem yılların acısını çıkarır gibi sevişiyordu benimle. Az sonra boşalacağımı anladım “anne dur, geliyorum” dedim kasılarak. Sikimi çıkarıp “hala anne diyorsun” dedi ve tekrar ağzına aldı. Ben kendimi çekmeye çalışırken o daha bir sabitledi sikimi ağzında ve eme eme ağzına boşalmamı sağladı. Ben de hayatımdaki en muhteşem boşalmayı yaşadım. “Anne harikasın ama neden böyle yaptın, hani hamile bırakacaktım seni” dedim. “Bırakırsın Kerem daha gece uzun” dedi ve 69 pozisyonunda üstüme çıktı. Külodu jartiyerin üstüne giymişti sıyırıp çıkardım. Annemin amını götünü dillemeye başladım. “Ohhh oğlum harikasın” diye inledi annem dilimi göt deliğinde gezdirmeye başlayınca. Ben de poposunu ısırarak “oğlum demek yoktu hani” dedim ve yalamaya devam ettim. Dilimi göt deliğine sokup çıkarmaya başladım annemin. “Oaaaawww Kerem ne diyeyim sana müthişsin” dedi annem. “Erkeğim de bana Handan, ‘oğlum’ deme” dedim. Az sonra annem dönüp kucağıma geldi ve sikimin üzerine oturmaya başladı. Alev gibi yanan amına yavaş yavaş sokuyordu aletimi annem. İçine girdikçe “Ohhh Kerem erkeğim benim, çok büyük aletin” diye inliyordu. otura kalka köküne kadar aldı sikimi annem. Sikimin üzerinde zıplamaya başladı. Başına kadar kalkıp tekrar oturuyordu. Az sonra hızlandırdı hareketlerini. Terlemiştik iyice. Annem hopladıkça şap şap ses çıkıyordu. Az sonra annemi altıma alıp domalttım. iki elimle yanaklarını ayırınca mükemmel göt deliği kabak gibi ortaya çıkmıştı. Dilimle tekrar muamele yapmaya başladım. “Oğlum hep dilini mi sokacaksın orayaaa” diye inledi. Ben şaşırmıştım. Demek götten de sikmemi istiyordu annem. Sikimin başını dayadım ve ittirmeye başladım götünün deliğine. Başı kolay girdi. Biraz yüklenince “ahh” diye inledi annem. Geri çekip tükürükleyip bir daha yüklendim. Bu sefer daha da ilerledim. Annemden “aaaoohhh” diye bir inleme geldi bu sefer. Biraz çekip tekrar yüklendiğimde artık sikim köküne kadar annemin göt deliğine girmişti. Annem bir çığlık attı ve “aaaaowww oğlum ne yaptınnnni müthişsinnn” diye inledi. Ben gidip gelmeye başladım bunu duyunca. “Sen vazgeçmeyeceksin demek ki! Tamam devam et ‘oğlum’ de bana! Oğlum dee!” diyerek götüne vurmaya başladım annemin. Annem altımda çıldırmıştı. Yüzünü tamamen yatağa baştırmış çarşafları sıkıyordu. “Ohhhh sik beni oğlummm… Daha sert vur aslan oğlummm” diye inliyordu. Ben de ellerini arkada kelepçe yaptım ve iyice çıkarıp tekrar girmeye başladım annemin götüne… “Ohhh annem benim harika götün var, süpersinnn” diyerek köklüyordum. Az sonra yine boşalacağımı anladım. “Anne geleceğim” dedim. “Devam et oğlum durma, arkama istiyorum hepsini” dedi ve elini arkaya atarak kalçamdan bastırarak göt deliğine köklememi istedi. Ben de anneme kitlenerek göt deliğinin derinliklerine boşaldım deli gibi… “Anne mükemmel bir kadınsın” dedim boşadıktan sonra. “Sen de harikasın oğlum, kaç kere boşaldığımı hatırlamıyorum bile” dedi.
Az sonra yatakta uzanırken “ee bu da boşa gitti anne” dedim gülerek. Annem elini taşaklarıma attı ve “hiç önemli değil aslanım, sen de bu alet varken daha çok şansımız var” dedi. Annem dışarı çıktığında bir kaç bira da almış kalkıp onları içtik biraz. sonra annem karşımda seksi bir şekilde dans etmeye başladı. Allahım çok güzel bir kadındı. Yani para versen böylesini sikemezsin… Az sonra kucağımdaydı. Memelerini ağzıma verdi. Emmeye doyamıyordum. Bacak arama inip sikimi göğüslerinin arasına alıp memeleriyle mastürbasyon yapmaya başladı bana. Sikim yine dikilmişti.
Az sonra annem kalkıp banyoya gitti. Su sesi gelmeye başlamıştı. içeri gelip “hadi banyoya erkeğim” diyerek bir göz kırptı. o göz kırpması beni azdırmaya yetti tekrar. Peşinden bir boğa gibi girdim içeri. Annem jartiyeriyle suyun altındaydı. Hemen ben de küvete girip annemi yüzüstü duvara yasladım ve götünün yarığına kafamı gömdüm. Her yerini yalamaya başladım tekrar. Uzun uzun öpüştük sonra. Dillerimiz birbirine dolanıyordu. Sonra annem benim taşaklarım dahil her yerimi yalamaya başladı. Taşaklarımın hepsini ağzına almaya çalışıyordu. Sikimi de gırtlağına kadar sokup çıkarıyordu. Sonra kulağıma yaklaştı ve “hadi erkeğim, şimdi zamanı geldi” dedi. Ben ayağa kalktım ve annemin arkasına geçtim. Arkasındayken amına girdim. Hızlı hızlı vurmaya başladım. Suyun da etkisiyle şap şap ses çıkıyordu her vuruşta. Annem de vurdukça “erkeğim, aslan oğlum, vur annene daha sert hadi koçum benim” diye inliyordu. Sonra annemi döndürdüm. duvara sırtını yaslayıp ayakta amına girmeye başladım tekrar. Annem boynuma dolandı. Vurdukça inliyordu. Az sonra bacaklarını belime doladı. Ben de alttan ellerimi kalçalarına attım ayakta kucakladım annemi. Amına girip çıkmaya başladım. Annem kucağımda çığlık çığlığaydı. “Hadi oğlum karını becerir gibi becer anneni, karını döller gibi dölle aslan erkeğim benim” diye inlerken ben de hareketlerimi hızlandırdım. Az sonra ellerimi bacaklarının altından geçirerek bacaklarını iyice ayırdım ve kollarını tuttum. Amına daha hızlı git gel yapmaya başladım. Ve sonrasında çığlık çığlığa annemin amcığına tüm spermlerimi akıttım. Annem “ooaaahhh erkeğim, aslan oğlum benimmm” diyerek inledi. Kucağımda çığlık atmaktan bitap düşmüştü. Kollarıma yığıldı. Çıkarıp kurulandıktan sonra yatağa yatırdım annemi. “Harikasın oğlum, resmen işimi bitirdin” diyerek uykuya geçti. Ben de yorulmuştum. Tam uykuya dalmıştım ki, hatta biraz uyumuş da olabilirim elim annemin götüne değdi. Taş gibi götü hissedince sikim yine kazık gibi oldu. Kalkıp annemin göt deliğini yalamaya başladım yine. Annemin götüne doyamıyordum. Annem baygın bir şekilde yatarken beline yastık koyup bir kez daha göt deliğini doya doya sikiyordum. Yine boşalacaktım ki annem “ağzıma istiyorum” diye inledi. Ben şaşırmıştım. Hiç hareket etmemişti ben sikerken ama demek ki uyanıktı. Çevirdim sikimi ağzına yaklaştırdım. Hemen ağzını açtı. Ben de Mastürbasyon yaparak ağzına boşaldım tekrar annemin. Bütün spermlerimi yuttu. Hatta dudaklarına bulaşanları da diliyle ağzına aldı. O sabah çok mutlu uyandık. Hastaneye sabah erkenden gittik eşimin yanına. Mutlu haberi verdik. Nasıl olduğunu sorduğunda hastanede başka biriyle tanıştığımızı, onun yardımcı olduğunu, kendisinden aldığımız yumurta hücreleriyle benim sperm hücrelerimi annemin rahmine yerleştirdiğimizi, bu sayede işi başardığımızı anlattık. Eşim çok mutlu oldu. Hemen o gün taburcu oldu hatta. Beraber bir iki gün daha gezdik. Kayınvalidemle kaçamak bakışlar atıyorduk birbirimize arada. Ardından yurda döndük.
Kayseri’ye hemen alıştık. Büyük bir şehirdi burası da. Eşime de Cumartesi günleri de mesaisi olan bir muhasebe işi buldum çalıştığımız firmalardan birinde. O ilk Cumartesi günüydü… Rüyamda birisi aletimi yalıyordu. Az sonra uyandım. Rüya değildi, odamdaydım. Demek ki eşim yalıyordu sikimi derken bir baktım ne göreyim. Kayınvalidem yine o geceki jartiyerli takımını giymiş, yine harika bir makyaj yapmış. Sikimi emiyor. “Anne ne yapıyorsun” dedim kendimi çekerek. “Bir şey yapmıyorum oğlum. Sadece o geceyi unutamıyorum. Ne var anneni bir kere daha doyursan! Bir kaç aya karnım şişer zaten, günleri değerlendirelim bence” diyerek tekrar sikime yumuldu. Benden günah gitmişti. Annemi o gün eşim gelene kadar evire çevire evin her yerinde becerdim. Akşam poposunun üzerine oturamayacak haldeydi ama memnundu…
O yılı Kayseri’de geçirdik. Annem bize bir kız çocuğu doğurdu, adını Eda koyduk. Çok tatlı bir bebekti. 3-4 ay sonra İstanbul’a tekrar tayinimi aldırabildim. Kimse bir şey anlamadan bu işi halletmenin verdiği gurur, kayınvalidemi sikmiş olmanın verdiği mutlulukla döndük mahallemize tekrar, annem de bir üst katımızdaki evine yerleşti. Annem doğumdan önce biraz zayıf bir kadındı. Doğumda aldığı kiloları da hızlıca verdi. Ama önceki gibi zayıf değildi artık. Bu sefer tam bir afete dönüştü. Şimdi eşim de çalıştığı için Eda’ya annem bakıyor. Yani Eda’nın da öz annesi… Kendi kızının bakıcılığını yapıyor kayınvalidem… Bazen işten erken çıktığımda çocuğu almaya ben çıkıyorum annemin yanına. Çocuğu almadan önce bir posta sikiyor, sonra Eda’yı alıyorum… Bazen de annem geldiğimde bizim evde oluyor. Eşim daha gelmemişse, o gelene kadar annemi doyuruyorum. Bazen o kadar azgın oluyoruz ki Eda ağlasa da bakmıyor, sikişmeye devam ediyoruz… Bir sene sonra annem bir kere daha hamile kaldı ama onu eşime hissettirmeden aldırdık… Eda bu sene anaokuluna başladı. Annem de 45 yaşına geldi ama hala bir afet. Kızından hala daha güzel. Hala Eşim işteyken ve Eda okuldayken sikiyorum annemi. Cumartesi günleri eşim işte ama Eda’nın okulu yok. Uyuduğu zaman rahat rahat sikişiyoruz. Uyanıkken de televizyonda ona bir çizgi film takıp evin değişik yerlerinde sikişmeye devam ediyoruz. Bazen Eda’ya yemek yedirirken sikiyorum annemi arkasına geçip. Bazen annem mutfakta yemek hazırlarken arkasına geçip eteğini sıyırıp sikiyorum hemen. Bazen de annem Eda’yı kucağına alıyor ben de annemi kucağıma alıp sikiyorum… Bazen beraber evcilik oynuyoruz. Eda dışarda kalıyor, ben annemle çadıra girip ağzına veriyorum. Bazen de doktorculuk oynuyoruz. Eda annemin annesi oluyor, ben doktor oluyorum, annem de hasta. Tabi her seferinde hastaya iğne yapıyorum Bir keresinde eşime yakalanıyorduk. Bizim evde Eda odasında oynarken ben annemi salonda kanepenin kolçağına domaltmış götünden sikiyordum. Tam boşalmaya başlamıştım ki annemin telefonu çaldı, arayan Tuğba’ydı. “Anne kapıyı çalıyorum neden açmıyorsun” dedi. Annem telaşla “kızım alt kattayız, buraya gel” dedi. Hemen toparlandık, üstümüzü başımızı düzelttik. Ben Eda’yla oyun oynuyormuşum gibi yaptım, annem de mutfaktaymış gibi yaptı. Eşim gelince bir şey anlamadı Allahtan ama ben kayınvalidemin eteğinin altından bacağından sızan spermlerimi gördüm ve hemen annemi uyardım. O da bir şey almak bahanesiyle yukarı çıkıp temizlendi… Her şeye rağmen Cumartesi günleri hala benim için en güzel gün… Eşim hissetmediği sürece annemi sikmeye devam edeceğim…
submitted by ferreisawesome to u/ferreisawesome [link] [comments]


2020.05.02 22:08 31_kebab_31 Bir Müslüman için Ayak Fetişi Olmanın Zorlukları

Bir dindar için ayak fetişizmi en berbat durumların başında gelir. Fetişizm günah değildir elbette; ancak özellikle bekâr bir Müslüman'ı çok zorlayan ve irrite eden bir histir. Hem dindar olup hem fetişist olmak gerçekten de çok zor bir sınavdır. Bu bekâr Müslüman genç evlense bile fetişizm hislerini yaşayamazsa bu fetişizm onun için bir yük olur. Müslüman gencimiz fetiş hislerini eşi ile yaşayamazsa bu bekâr olan gencin yaşadığı sınavdan çok daha büyük bir sınava dönüşür.
Bilindiği üzere Müslüman bir birey zina etmeyi bırakın harama bile bakamaz. Ayrıca "bir yılanın arkasından yürü, bir aslanın arkasından yürü; ama bir kadının arkasından yürüme" diye geçer birtakım İslami eserlerde. Gerçekten de tanımadığımız bir kadının arkasından yürümek bile biz erkekler için fitne sebebidir. Biz erkekler için hem arkasında yürüdüğümüz kızın ayakları sorun olacak hem de belli olan beden hatları. Şu iyi bilinmelidir ki, Fetiş hisleri olan bir erkeğin nefsiyle mücadele edip kendini haramlardan koruması fetiş hisleri bulunmayan erkeklere kıyasla çok daha zordur. Buna şöyle bir örnek vereyim: Bir insan size sınavlarınız da varken ve ders çalışmanız gerekirken gelse ve "dışarıda kahve içelim kardeş dersi mersi boş ver" dese sınavım var der geçiştirirsiniz. Bu insan ile beraber bir kişi daha ısrar etse durur bir düşünürsünüz. Israr eden arkadaş sayısı arttıkça sizin ikna olma ihtimaliniz artar ve belki de dersi boş verip arkadaşlarla muhabbeti tercih edebilirsiniz. Bu örnek aslında her şeyi açıklar niteliktedir. Fetiş hisleri bulunmayan bir insan harama bakmamak için başını hafif eğip yere bakarak yürümeyi tercih edecektir sonuçta ayaklardan etkilenmediği için görse bile bu insanda cinsel dürtüler alevlenmeyecektir veya alevlense bile bu alevler ileri seviyeye ulaşmayacaktır; ancak fetişist olan bir insan için işler çok daha zordur; çünkü hem fetişist hem de dindar olan insan harama bakmamak için diğer insanlar gibi yere bakarak yürümek isteyecek; ancak yere baktığında bu sefer ayaklar tahrik edecektir. Fetişist bir birey bir kadından daha fazla tahrik olur; çünkü fetişist bir bireyin tahrik olduğu alan diğer bireylere göre daha fazladır. Şöyle bir durum var ki; sadece ayaklardan tahrik olup da bedenin diğer yerlerinden tahrik olmayan bir birey evlendiğinde eşiyle sorunlar yaşar; çünkü bu bireyin eşi ne kadar özenli olursa olsun ilgili birey hep ayaklarla ilgilenecektir. Bu durum boşanmaya varan seviyede kötüdür. Sadece ayaklardan değil de ayaklarla beraber komple kadın bedeninden tahrik olan benim gibi inançlı fetişistlere Allah (s.w.t) kolaylıklar nasib etsin rabbim :( Yani yukarı tükürsek bıyık, aşağı tükürsek sakal. Bizlerin bu fetişizm nedeniyle kadınlardan tahrik olma katsayımız diğer erkeklere kıyasla daha yüksektir anlayacağınız. Gerçi bu durum evlendiğimiz zaman eğer kadın anlayışlı ve güzel huylu ise kadının işine gelir; çünkü bizim eşimizle ilgilenmek için yaptığımız her hamle eşimizi mutlu edecektir. Eşimizin bedenindeki diğer uzuvlarla birlikte ayaklarıyla da ilgilenmemiz eşimizin aldığı zevk katsayısını yükseltecektir. Aslında ayaklar bedenin sinir uçlarının toplandığı merkezlerden biridir. Herkes ayakları ihmal eder; çünkü bilmezler hatta ayağı pis zannederler. Halbuki 5 vakit namaz kılan birinin ayakları kolay kolay kokmuyor ve bu kişi ayaklarına dikkat ederse ayaklarıyla ilgili pek sağlık sorunu da yaşamaz. Ayrıca ayak yalamanın ayağını yalatana faydası çoktur. Örneğin:
Bunlara inanmayanlar refleksolojiyi iyi okusunlar. Refleksoloji ayaklara masaj yaparak sağlığa kavuşturma ile ilgili bir kavram.. Bana inanmayanlar arama motorlarında refleksoloji diye aratıp ayak masajının faydalarını okuyabilirler. Akabinde tükürüğün faydaları diye de arama motorlarında aratın ve tükürüğün faydalarını okuyun.. Okuyun da görün doğru söylediğimi...
Aslında kadınlar ayaklarını kocalarına düzenli olarak yalatmalı. Aslında fetişist olup aynı zamanda dindar olan bir insan kadınlar için bir nimettir. Ayaklarınıza bakım yapacak hatta tırnaklarınızı bile kesip pedikürünüzü seve seve bedavaya yapabilecek bir eşiniz var. İstifade edin. Önyargılı olacağınıza bunun tadını çıkarın. Eşiniz sadece ayaklarla değil de ayaklarınızla beraber tüm bedeninizle de ilgileniyorsa bu fetişizm neden kötü olsun, neden sapıklık olsun, neden sapkınlık olsun? Yazının sonlarında size refleksoloji ile ilgili resimler sundum. O resimlere de bakınız!!! Bu iş ciddi bir iş.. Fetişist bir erkek aslında kadınlar için nimet... Aslında hem fetişist hem de dindar olan bir erkek kadın için nimettir hatta bulunmaz bursa kumaşıdır: - Karısının ayaklarına gönüllü olarak her gün masaj yapar ve bundan cinsel açıdan keyif alır. Bu sayede hem nefsini köreltir hem de eşine âdeta şifa kaynağı olur - Karısının tırnaklarını da keser, pedikürünü de yapar - Karısının ayaklarını yıkar - Karısının ayaklarını yalar ve emer, bu sayede refleksolojiden bir adım öne geçerek ağzı, dili ve dişleri ile karısının ayaklarına ekstra bir masaj imkanı sunar. Bu durum refleksolojinin faydalarını daha da arttırır. - Refleksoloji normalde kliniklerde para ile yapılan bir şey. Kocanız ayak fetişi ise siz İNSANLARIN PARA VERİP DE ZOR BULDUKLARI BİR ŞEYİ BEDAVADAN elde etmiş bulunuyorsunuz. - Kocanız aynı zamanda dindar olduğu için haramlara da bakmaz. - Kocanız evde sizin ayaklarınızla nefsini körelteceğinden dışarıda yukarıda yazdığım zorluklarla karşılaşsa da yine de kocanızın nefsi kocanızı fazla zorlayamaz; çünkü eve gelecek ve sizin ayaklarınızla ilgilenecek. - Kocanızın yaşadığı bu çok ağır imtihanlarda kocanıza yardım ederek aslında farkında olmadan cihad için sefere çıkmışçasına sevap kazanırsınız. Hatta kocanızın her hayır duasında bir adım daha yükselirsiniz. Kocanız her hoşnut oluşunda sizi duaya boğacaktır. Bunun da size faydası olacak. - ... dahası da var.. Hem dünyevi hem de uhrevi faydalar inşaAllah sizleri bekliyor... Ancaaaakkk o önyargılarınızı kırmanız gerekmekte...
Fetişist olup da dindar olan bir bireyin yaşadığı başlıca sorunlar: - Dışarı çıktığında yere bakarak yürüyememek - Billboardlarda ve reklam alanlarında gördüğü ayak resimlerinden tahrik olabilme - Resimlerde örneklerini gördüğünüz toplu taşıma araçlarında özellikle karşılıklı koltuğu olan taşıtlarda dakikalarca karşınızda oturan hanımefendilerin hem yüzlerine hem de ayaklarına bakmamak için yoğun uğraş vermenize sebep olan felâket ötesi bir imtihan. - Özellikle yaz mevsimlerinde hanımefendilerin ayaklarını çoraplı ya da çorapsız fark etmeyecek şekilde gösteren ayakkabılar giymeleri yüzünden çekilen çilenin daha da artması - ... yani daha nasıl ifade edeyim?
Hem dindar olup hem de fetişist olmak o kadar zor ki. Özellikle anlayışsız, önyargılı, bağnaz ve tabularla dolu bir çevreniz varsa yaşadığınız bu ağır imtihanlar en az 100000000000000000 kat daha artacaktır...
Ben de bu sorunları yaşayan inançlı bir fetişist olarak bu siteyi açmış bulunmaktayım.
Yazan: Dindarfetisist
Hotmail ve skype: [email protected] Gmail: [email protected]
Yazar Hakkında: http://fetismusluman.blogspot.com/2015/12/yazar-hakkinda.html
Dindar Fetişist (Fetişist Müslüman), Her hakkı saklıdır...
submitted by 31_kebab_31 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.04.21 13:24 tjstyle36 İstanbul Web Tasarım Seo Hizmeti Adwords E-Ticaret E-katalog Harita Tanıtım Facebook Reklam

Web Tasarım Olarak Hizmet Vermekteyiz.

Web Tasarımı Olarak Tek Hedefimiz Dürüst, Güvenilir Olmaktır. .

Global Web Tasarımı Her daim Profesyonel kişilerle çalışın...

Neden ?? Diye sorarsınız duydum sizi :)).

Ben Lise' de İnternet Programcılığı .Okudum..

Üniversite’ de Bilgisayar Programcılığı Okudum.

Vee Üniversite 3. Sınıfta Bilgisayar Mühendisliğini Bıraktım.

Not: İnanmayanlara diploma resimlerimde çekilip atılır.. :))

Neden diye sorabilirsiniz.
Bilgisayardan çok matematik dersi vardı. :))

Ulen Bilgisayarcı adama matematik dersleri nedir??...

Peeh 8 tane hemde.. Mat1, Mat2, Ayrık Matematik, Olasılık, İstatistik 3 ünü hatırlıyamadım ama vardı..:))

Web Tasarımı, inanın uzun zamandır yapmaktayım. 16 Sene oldu.

Web Tasarım Ajansı, Olarak bir dönem. İşler güzel gidiyordu sonra duraklama oldu. Vee battık artık.. :))
Home ofis çalışmaktayım...

Ve Web Tasarım olarak şuan da hizmet vermekteyiz,

Genelde Kurumsal Web Tasarım, Global çalışmalarımız oluyor.

Web Tasarımı, olarak bir çok yere Global çalışmalar sunduk..

Kurumsal Web Tasarımı, olarak ta bir çok yere çalışmalar yaptık..

Web Tasarım Firmaları, yapan inanın bir ton kişi çıktı..
Aynı Yırtık Dondan Fırlar gibi.. :))
Site tasarımlarınızı,
Her zaman işin ustasından yaptırmanızı dilerim.

İşin ustasından yaptırmayan bir çok müşterim var.

Hepsinin Dilleri yanmış..

Neden çünkü işin ustası dururken !!

Kör, cahil adamı bulurlar:))

Web Tasarım, inanın size bir an önce
Web Tasarım SEO Adworks E-Ticaret E-Katalog Reklam Verme Haritalara Tanıtım

hizmetleri sunmak isterim..

Ama malesef o kadar yoğunluk oluyor ki..

GLOBAL Web Tasarım Yaptırmak isteyenler bayağı fazla,

Neden diyebilirsiniz..

Memlekette Dürüst adam yok.. Tek Dürüst Adam Benim Galiba :))

1 - E-Ticaret Yazılımı,

2 - Kurumsal Site Tasarımı,

3 - Ads, Adwords, Adworks, Reklamcılık,

4 - Google Reklam,

5 - Harita Kayıt,

6 - Navigasyon Kaydı,

7 - Wordpres,

8 - Toplu Mail,

9 - Seo Hizmeti,

Ten :)) - Web Sitesi Tasarım
Yani bir ton iş oluyor.

Umarım boş vaktime denk gelirsiniz..

Karşınızda gene biz olacağız.. :))

Web Sitesi Kurma, İşini her zaman Dürüst Gökay Aroğlu insanla çalışmanızı öneririm.

Kurumsal Web Tasarım da da güvenmek en önemlisidir.

Kurumsal Web Tasarım GLOBAL, olarak yapan nadir insanlar vardır. Bir tanesi de biziz. :))

Web Sitesi Kurma, İşi tamamen Profesyonellik gerektirir.

Web Tasarım Firmaları, genelde belli müşterilerle çalışmaktadır.

Web Sitesi Tasarımı, her zaman Dürüst kişilerle GLOBAL çalışın ki derdinizin tasanızın olmamasını isteriz.

İnternet Sitesi kurma, işi herkesin zannettiği gibi kolay bir iş değildir.

İnternet Sitesi, kolay kurulur sanmayın bu işin Google&Yandex kısmıda var Seo Hizmetleri Kısmıda..

GLOBAL Web Tasarım, olarak her zaman parayı verdik bu bizi dolandırmasın mantıgı vardır sizlerde..

Tamamen tüm, bizlere gelen müşterilerimizde var.

Web Sitesi Fiyatları, genelde uuu çok pahalı deniliyor.

Peki size ucuz site yapsak o Web Tasarım Fiyatları, istediğiniz gibi ucuz olsa peki..

Biz nasıl ayakta duracağız.. Örnek dükkan kirası, yeme içme, Dükkanlara sigorta vs. vs. vs.

İnternet Sitesi Açmak, o sizin düşündüğünüz gibi kolay değil inanın bana..

Kurumsal Web Sitesi, tek size ait olup mükemmel olmalı..

Web Sitesi Kurmak, gerçekten emek isteyen bir iştir.
Bu emeğin karşılığı tabi ki para olacak..

Örnek: Manava gidip öpücükle meyve alamıyoruz ki.
Her şey PARA, adı var, namı var, tadı yok..

Profesyonel Web Tasarım,

İnternet Sitesi Kurmak,

için En İyi Web Tasarım Firmaları, araştırmalısınız...

Web Tasarım Şirketleri,
geneli %25 Si dolandırıcı inanın bana..

Site Tasarımı,
Wep Tasarım,
Web Tasarım, inanın kolay bir iş değildir.
Web Dizayn, Zor bir iştir.

Web Site Fiyatları o yüzden çok uygun olsun demeyin bizlerde çok vakit harcıyoruz sizin için,

Web Sitelere inanın o paranın her kuruşu helal bizlere..

Web Programlama,

Web Tasarım Hizmetleri,



Web Sayfası Tasarımı, her daim güvenceginiz insan olmalı

Web Sitesi Yapan Firmalar, a güven sağlayın..

Mobil Web Tasarım, da telefonla' da bakabileceksiniz.

Tasarım Ajansı, olarak Web Tasarım & Seo Hizmeti de sunmaya çalışıyoruz,

Web Sitesi Yaptır dost,

Web Sitesi Açmak, basit iş değildir.

Web Sayfası Yapma, işi her baba yiğitin harcı değildir.

Web Sitesi Tasarımı Fiyatları, her daim ucuz olamaz.

Profesyonel Web Sitesi Fiyatları, tabiki de pahalıdır.

Web Sitesi Şablonları, ön ödeme alındıktan sonra sizlere hazırlanır.

Ön ödemede Domain&Hosting için alınan ödemelerdir.

İnternet Sitesi Yapma, işini her önünüze gelene yaptırmayın..

Web Sitesi Yaptırmak istiyorum, diyip gelmeyin..

Ne istediğinize karar verin.. Kaç ürün olacak ??

Ne kadar yazı olacak ?? Bunlar hepsi fiyatı belirler.

İnternet Sitesi, oluşturma işi inanın zordur.
Web Sitesi Oluşturma, işi inanın
İnternet Sitesi Tasarımı zordur.
İnternet Sayfa Tasarımı, basit bir iş değildir.
Web Sitesi Satın Al, dın mı her zaman görüşebileceğin ..
Web Tasarımcı senin ihtiyacındır.
12 ay Siteniz, Aktif açıktır
Web Tasarım Paketleri, size Demo olarak hazırlanır.
İnternet Sitesi Fiyatları, da ona göre şekillenir.
Verebilecek bütçeniz az ise isteklerinizde az olsun bol istek istemeyin.. :))
Web Sitesi Yapanlar, Her daim sıkıntılı iş sunuyor bende sövüyorum..
Web Sitesi Açma, basit bir iş değildir.

Web Sitesi Yapan Şirketler, nadir bulunur..

Web Ajansı,

Kurumsal Site,

Uygun Web Site, diye ayrılır.

Yeter ki siz nasıl Site istediğinize karar verin...

Ki bizlerde, Web Sayfası Oluşturma, işine girelim.

Web Tasarım Yazılım, da gerekir.

En Ucuz Web Sitesi,

İstiyorsanız isteklerinizde ucuz olmalı :))

Ucuz Web Site, İstiyorsanız istekleriniz az olmalı..

Website Tasarımı, ona göre şekillenmeli...

İnternet Sitesi Oluşturma, işi basit değildir.

Web Sitesi Al, Web Sitesi Hazırlama, sandığınız kadar kolay değildir.

Firma Sitesi, Güzel hatta, Şahane olmalı..

Web Tasarım ve Programlama, müşterinin isteğine göre şekillenir.

Tasarım Firmaları, Üzerinde baya uzun süreçte gelir.

En İyi Web Tasarım, ı zamanla ılan tecrübedir. Ben 16 senedir bu işle uğraşmaktayım. Mühendisliği bile terk ettim x y yüzünden :))

Yazılım Ajansı, olarak Web Hizmetleri, ni her zaman Web Tasarım Uzmanı,

Web Tasarım Uzmanları ile da çalışmaktayız..

E-Ticaret,

E Ticaret Web Sitesi,

Web Tasarım Siteleri,

Profesyonel Web Sitesi hepsi zaman alır..

Web Yazılım Firmaları,

Genelde

Tasarım Sitesi, olarak hizmet vermekteyiz.

Profesyonel Web Sitesi Yapan Firmalar, genelde gelen müşterler, hep müşterinin çevresinden gelen müşterilerdir.

Web Sitesi Yazılım,

En İyi Web Sitesi Yapan Firmalar,

Tabiki bizleriz... 16 sene boşa geçmedi tabiki :))

Kurumsal Web Sitesi Fiyatları, ve Kurumsal Tasarım, işi hiç basit bir iş değildir.

Web Site Satışı, tamamen sizin düşünceleriniz ve istekleriniz doğrultusunda oluşur..

E-Ticaret E Ticaret Sitesi Tasarımı, da aynen öyle Web Tasarim Firmalari, umarım istediğiniz gibidir.

Kurumsal Web Sitesi Tasarımı, basit bir iş değildir.

Web Tasarım olarak sizlere hizmet sunuyoruz..

Profesyonel Web Tasarım,

Özgün Web Tasarım, Web Tasarım Fiyatları,

Tamamen sizin isteklerinize göre şekillenir.. Resimler yazılar vs vs...

Kurumsal Web Tasarımı, tamamen size özgü tasarımdır..

Web Tasarım, ve Web Tasarım Firması, olarak her zaman sizlere muhteşem hizmet sunmaktayız.

Web Tasarım Fiyatı, uygun istiyorsanız, isteklerinizde ona göre olmalı..

Web Tasarımı,

Kurumsal Web Tasarımı,

Profesyonel Web Tasarımlar,

Tamamen sizin isteklerinize göre şekillenecektir.

Web Tasarım Firmaları olarak her zaman güven saçıyoruz..

Web Tasarım, Web Tasarımı, Web Tasarım Ajansı her zaman güvenin bize..

Web Tasarım, Kurumsal Web Tasarım, olarakta her daim güvenin ki işimizi sağlam yapalım.

Web Tasarımı, Kurumsal Web Tasarımı, Web Sitesi tasarımı sizler ne isterseniz biz onları size sunarız. Web Tasarım,

Web Tasarımı,

Web Design, Web Dizayn 16 yıllık deneyimle de Aldığımız bir iştir okulları dahil..

Web Tasarım,

Web Sitesi,

İnternet Sitesi, Basit işler değil dir.

Web Tasarım,

Web Tasarım Ajansı,

Site Tasarım Olarak sizlere bu hizmeti sunmaktayız.

Web Tasarim,

Web Tasarım,

Web Tasarım Ajansı, Olarak tek bir isteğimiz sizden sıcak bir kahvedir :))

Dijital Ajans,

Web Yazılım,

E-Ticaret,

Kurumsal Kimlik, Bizlerin sayesinde açılaksınız.. İçiniz rahat olsun..

Mobil Uygulama,

Mobil Aplikasyon,

Web Tasarım Firma,

Web Sitesi, Olarak her daim her zaman sizlere hizmet sunmaktayız..

Kurumsal Web Tasarım,

Web Tasarım Fiyat,

Web Tasarım,

Web Tasarımı, Yeter ki Dürüst

Web Sitesi Tasarımı,

Web Tasarım,

Web Tasarım Ajansı, Adil Kurumsal Web Tasarım, Profesyonel Web Tasarım Şerefli olun... :))

Gerisi tüm işler bizde.. Sağlıcakla kalın..

Tüm yazıyı okuduysanız umarım elimizdeki işler azdır. :))

Web Tasarımlar, GLOBAL WebTasariim.Com’ da..

Web Tasarımlar, WebTasariim.Com’ da..

www.WebTasariim.com Fark Yaratır. Gökay Aroğlu Sizlere Güven Verir. Umarım Boş Vaktimizi Yakalarsınız... :)





Gökay Aroğlu

Gökay Aroğlu

Gökay Aroğlu Kimdir?

Gökay Aroğlu Kimdir?

Gökay Aroğlu Web Tasarım

Gökay Aroğlu Web Tasarım

Adworks

Adwords

E-Ticaret

ETicaret

E Ticaret

E-katalog

Ekatalog

E katalog

Harita Tanıtım

Facebook Reklam

Web Tasarım,

Web Tasarım,

Seo Hizmeti,

Seo Hizmeti,

Arama Motoru Optimizasyonu,

Arama Motoru Optimizasyonu,

Responsive Tasarım,

Responsive Tasarım,

Responsive Web Tasarım,

Responsive Web Tasarım,

Kurumsal Responsive Web Tasarım,

Kurumsal Responsive Web Tasarım,

Kurumsal Site,

Kurumsal Site,

Kurumsal Web Site,

Kurumsal Web Site,

Kurumsal Web Tasarım,

Kurumsal Web Tasarım,

Site,

Site,

Web,

Web,

Web Site,

Web Site,

Web Tasarım Fiyatları,

Web Tasarım Fiyatları,

freelance web tasarım,

freelance web tasarım,

web tasarım fiyat listesi,

web tasarım fiyat listesi,

web tasarım fiyat teklifi,

web tasarım fiyat teklifi,

web tasarım kodlama,

web tasarım kodlama,

web tasarım paketleri,

web tasarım paketleri,

web tasarım programlama,

web tasarım programlama,

web tasarım projeleri,

web tasarım projeleri,

web tasarım photoshop,

web tasarım photoshop,

web tasarım reklam,

web tasarım reklam,

web tasarım siteleri,

web tasarım siteleri,

web tasarım sitesi,

web tasarım sitesi,

web tasarım uygSütçülermaları,

web tasarım uygulamaları,

web tasarım uzmanı,

web tasarım uzmanı,

web tasarım uygulaması,

web tasarım uygulaması,

web tasarım uzmanlığı,

web tasarım uzmanlığı,

web tasarım ücretleri,

web tasarım ücretleri,

web tasarım yazılım,

web tasarım yazılım,

web tasarım yapan,

web tasarım yapan,

web tasarım yapma,

web tasarım yapma,

web sitesi tasarımı,

web sitesi tasarımı,

web tasarım WebTasariim.com,

web tasarım WebTasariim.com,

web tasarım 3d modelleme,

web tasarım 3d modelleme,

360 web tasarım,

360 web tasarım,

3d web tasarım,

3d web tasarım,

3 boyutlu web tasarım,

3 boyutlu web tasarım,

250 Tl Web Tasarım,

250 Tl Web Tasarım

300 Tl Web Tasarım,

300 Tl Web Tasarım,

350 Tl Web Tasarım,

350 Tl Web Tasarım,

400 Tl Web Tasarım,

400 Tl Web Tasarım,


450 Tl Web Tasarım,

450 Tl Web Tasarım,

500 Tl Web Tasarım,

500 Tl Web Tasarım,

550 Tl Web Tasarım,

550 Tl Web Tasarım,

600 Tl Web Tasarım,

600 Tl Web Tasarım,

650 Tl Web Tasarım,

550 Tl Web Tasarım,

700 Tl Web Tasarım,

700 Tl Web Tasarım,

750 Tl Web Tasarım,

750 Tl Web Tasarım,

800 Tl Web Tasarım,

800 Tl Web Tasarım,

850 Tl Web Tasarım,

850 Tl Web Tasarım,

900 Tl Web Tasarım,

900 Tl Web Tasarım,

950 Tl Web Tasarım,

950 Tl Web Tasarım,

1000 Tl Web Tasarım,

1000 Tl Web Tasarım,

1050 Tl Web Tasarım,

1050 Tl Web Tasarım,

1100 Tl Web Tasarım,

1100 Tl Web Tasarım,

1150 Tl Web Tasarım,

1150 Tl Web Tasarım,

1200 Tl Web Tasarım,

1200 Tl Web Tasarım,

1250 Tl Web Tasarım,

1250 Tl Web Tasarım,

1300 Tl Web Tasarım,

1300 Tl Web Tasarım,

1350 Tl Web Tasarım,

1350 Tl Web Tasarım,

1400 Tl Web Tasarım,

1400 Tl Web Tasarım,

1450 Tl Web Tasarım,

1450 Tl Web Tasarım,

1500 Tl Web Tasarım,

1500 Tl Web Tasarım,

1550 Tl Web Tasarım,

1550 Tl Web Tasarım,

1600 Tl Web Tasarım,

1600 Tl Web Tasarım,

1650 Tl Web Tasarım,

1650 Tl Web Tasarım,

1700 Tl Web Tasarım,

1700 Tl Web Tasarım,

1750 Tl Web Tasarım,

1750 Tl Web Tasarım,

1800 Tl Web Tasarım,

1800 Tl Web Tasarım,

1850 Tl Web Tasarım,

1850 Tl Web Tasarım,

1900 Tl Web Tasarım,

1900 Tl Web Tasarım,

1950 Tl Web Tasarım,

1950 Tl Web Tasarım,

2000 Tl Web Tasarım,

2000 Tl Web Tasarım,

2050 Tl Web Tasarım,

2050 Tl Web Tasarım,

2100 Tl Web Tasarım,

2100 Tl Web Tasarım,

2150 Tl Web Tasarım,

2150 Tl Web Tasarım,

2200 Tl Web Tasarım,

2200 Tl Web Tasarım,

2250 Tl Web Tasarım,

2250 Tl Web Tasarım,

2300 Tl Web Tasarım,

2300 Tl Web Tasarım,

2350 Tl Web Tasarım,

2350 Tl Web Tasarım,

2400 Tl Web Tasarım,

2400 Tl Web Tasarım,

2450 Tl Web Tasarım,

2450 Tl Web Tasarım,

2500 Tl Web Tasarım,

2500 Tl Web Tasarım,

2550 Tl Web Tasarım,

2550 Tl Web Tasarım,

2600 Tl Web Tasarım,

2600 Tl Web Tasarım,

2650 Tl Web Tasarım,

2650 Tl Web Tasarım,

2700 Tl Web Tasarım,

2700 Tl Web Tasarım,

2750 Tl Web Tasarım,

2750 Tl Web Tasarım,

2800 Tl Web Tasarım,

2800 Tl Web Tasarım,

2850 Tl Web Tasarım,

2850 Tl Web Tasarım,

2900 Tl Web Tasarım,

2900 Tl Web Tasarım,

2950 Tl Web Tasarım,

2950 Tl Web Tasarım,

3000 Tl Web Tasarım,

3000 Tl Web Tasarım,

3050 Tl Web Tasarım,

3050 Tl Web Tasarım,

3100 Tl Web Tasarım,

3100 Tl Web Tasarım,

3150 Tl Web Tasarım,

3150 Tl Web Tasarım,

3200 Tl Web Tasarım,

3200 Tl Web Tasarım,

3250 Tl Web Tasarım,

3250 Tl Web Tasarım,


3300 Tl Web Tasarım,

3300 Tl Web Tasarım,

3350 Tl Web Tasarım,

3350 Tl Web Tasarım,

3400 Tl Web Tasarım,

3400 Tl Web Tasarım,

3450 Tl Web Tasarım,

3450 Tl Web Tasarım,

3500 Tl Web Tasarım,

3500 Tl Web Tasarım,

3550 Tl Web Tasarım,

3550 Tl Web Tasarım,

3600 Tl Web Tasarım,

3600 Tl Web Tasarım,

3650 Tl Web Tasarım,

3650 Tl Web Tasarım,

3700 Tl Web Tasarım,

3700 Tl Web Tasarım,

3750 Tl Web Tasarım,

3750 Tl Web Tasarım,

3800 Tl Web Tasarım,

3800 Tl Web Tasarım,

3850 Tl Web Tasarım,

3850 Tl Web Tasarım,

3900 Tl Web Tasarım,

3900 Tl Web Tasarım,

3950 Tl Web Tasarım,

3950 Tl Web Tasarım,

4000 Tl Web Tasarım,

4000 Tl Web Tasarım,

web tasarım bayilik,

web tasarım bayilik,

web tasarım css,

web tasarım css,

web tasarım css kodları,

web tasarım css kodları,



c# web tasarım,

c# web tasarım,

c# ile web tasarımı,

c# ile web tasarımı,

c sharp ile web tasarımı,

c sharp ile web tasarımı,

web tasarım çizimleri,

web tasarım çizimleri,

web tasarım editörü,

web tasarım editörü,

web tasarım editöründe ileri uygSütçülermalar,

web tasarım editöründe ileri uygSütçülermalar,

web tasarım elemanı,

web tasarım elemanı,

web tasarım editörü ile veri tabanı işlemleri,

web tasarım editörü ile veri tabanı işlemleri,

web tasarım etiketleri,

web tasarım etiketleri,

e ticaret web tasarım fiyatları,

e ticaret web tasarım fiyatları,

e ticaret web tasarım,

e ticaret web tasarım,

web tasarım forum,

web tasarım forum,

web tasarım freelance,

web tasarım freelance,

web tasarım fiyat listesi,

web tasarım fiyat listesi,

web tasarım form,

web tasarım form,

web sitesi,

web sitesi,

web sitesi kurma,

web sitesi kurma,

web sitesi tasarımı,

web sitesi tasarımı,

web sitesi fiyatları,

web sitesi fiyatları,

web site tasarımı,

web site tasarımı,

web sitesi yapma,

web sitesi yapma,

web site template,

web site template,

web site fiyatları,

web site fiyatları,

web site kurma,

web site kurma,

web site speed test,

web site speed test,

web site design,

web site design,

web site açma,

web site açma,

web site analyzer,

web site analyzer,

web site açmak,

web site açmak,

web site al,

web site al,

web site banner,

web site banner,

web site blog,

web site blog,

web site bilgileri,

web site bilgileri,

c# web sitesi yapma,

c# web sitesi yapma,

c# web sitesi açma,

c# web sitesi açma,

c# web sitesi,

c# web sitesi,

c# web site yapımı,

c# web site yapımı,

c# web sitesi oluşturma,

c# web sitesi oluşturma,

c# ile web sitesi yapımı,

c# ile web sitesi yapımı,

c# ile web sitesi,

c# ile web sitesi,

web site çeviri fiyatları,

web site çeviri fiyatları,

web site düzenleme,

web site düzenleme,

web site domain,

web site domain,

web site designer,

web site designer,

web site etkin kullanım performansı,

web site etkin kullanım performansı,

web site editor,

web site editor,

web site editörlüğü,

web site editörlüğü,

web tasarım editörlüğü,

web tasarım editörlüğü,

e ticaret web sitesi,

e ticaret web sitesi,

e ticaret web tasarım,

e ticaret web tasarım,

e ticaret tasarım,

e ticaret tasarım,

e ticaret,

e ticaret,

e ticaret web sitesi fiyatları,

e ticaret web sitesi fiyatları,

e ticaret web tasarım fiyatları,

e ticaret web tasarım fiyatları,

e ticaret tasarım fiyatları,

e ticaret tasarım fiyatları,

web site fiyat hesaplama,

web site fiyat hesaplama,

e-ticaret sitesi,

e-ticaret sitesi,

e-ticaret web sitesi,

e-ticaret web sitesi,

e-ticaret web tasarım,

e-ticaret web tasarım,

e-ticaret tasarım,

e-ticaret tasarım,

e-ticaret,

e-ticaret,

e-ticaret web sitesi fiyatları,

e-ticaret web sitesi fiyatları,

e-ticaret web tasarım fiyatları,

e-ticaret web tasarım fiyatları,

e-ticaret tasarım fiyatları,

e-ticaret tasarım fiyatları,

web site logo,

web site logo,

web site logo tasarımı,

web site logo tasarımı,

web mobil site,

web mobil site,

mobil site,

mobil site,

web tasarım maliyeti,

web tasarım maliyeti,

web maliyeti,

web maliyeti,

web site mobil Sütçülerüm,

web site mobil Sütçülerüm,

web site tema,

web site tema,

web site mimarı,

web site mimarı,

web site şablonu,

web site şablonu,

web site tasarımları,

web site tasarımları,

web site ücretleri,

web site ücretleri,

web sitesi ücretleri,

web sitesi ücretleri,

web site yapım fiyatları,

web site yapım fiyatları,

web site yazılım,

web site yazılım,

3 boyutlu web sitesi,

3 boyutlu web sitesi,

3 boyutlu web site örnekleri,

3 boyutlu web site örnekleri,

web yazılımcı,

web yazılımcı,

web yazılım fiyatları,

web yazılım fiyatları,

web sitesi yazılım fiyatları,

web sitesi yazılım fiyatları,

web tabanlı yazılım geliştirme,

web tabanlı yazılım geliştirme,

web yazılım uzmanlığı,

web yazılım uzmanlığı,

web tasarım uzmanlığı,

web tasarım uzmanlığı,

özel web yazılım,

özel web yazılım,

web yazılım,

web yazılım,

web yazılım,

web yazılım,

web tasarım yazılım,

web tasarım yazılım,

web yazılım uzmanlığı,

web yazılım uzmanlığı,

web tasarım ve yazılım,

web tasarım ve yazılım,

web tasarım ve yazılım hizmetleri,

web tasarım ve yazılım hizmetleri,

web yazılım Sütçüler,

web yazılım Sütçüler,

web tasarım bayilik,

web tasarım bayilik,

web tasarım bayilik,

web tasarım bayilik,


seo adwords,

seo adwords,

seo adwords,

seo adwords,

seo backlink,

seo backlink,

seo backlink,

seo backlink,

seo bağlantı oluşturma,

seo bağlantı oluşturma,

seo bağlantı oluşturma,

seo bağlantı oluşturma,

seo çalışma fiyatları,

seo çalışma fiyatları,

seo çalışma fiyatları,

seo çalışma fiyatları,

seo çalışması ücretleri,

seo çalışması ücretleri,

seo çalışması ücretleri,

seo çalışması ücretleri,

seo çalışması yapan,

seo çalışması yapan,

seo çalışması yapan,

seo çalışması yapan,

seo danışmanlığı,

seo danışmanlığı,

seo danışmanlığı,

seo danışmanlığı,

seo dijital Sütçülerlama,

seo dijital Sütçülerlama,

seo dijital Sütçülerlama,

seo dijital Sütçülerlama,

seo fiyat,

seo fiyat,

seo fiyat,

seo fiyat,

seo paketi nedir,

seo paketi nedir,

seo paketi nedir,

seo paketi nedir,

seo reklam,

seo reklam,

seo reklam,

seo reklam,

seo ranking,

seo ranking,

seo ranking,

seo ranking,

seo sem

seo sem

seo sem

seo sem

submitted by tjstyle36 to u/tjstyle36 [link] [comments]


2020.04.20 14:55 w7raithor Mount & Blade: Bannerlord Yol haritası (Topluluk önerisi)

EN-
First, put aside the drawings and pictures in the links:
https://i.redd.it/43tlpyvk4eq41.jpg M&B World Map https://i.pinimg.com/originals/29/82/00/2982009fc8e80abc0e2070209ecdadff.jpg EU style
https://3.bp.blogspot.com/LHg4hnnpNwc/VHyWL65VWrI/AAAAAAAABiU/SYNIUum9H_w/s1600/TSKSR.jpg Kobudo
https://i.pinimg.com/originals/63/3b/66/633b66844c6b412dcb882dcb6a69a597.jpg https://cdn.shopify.com/s/files/1/2995/8558/articles/japanese-sword-fight_1000x.jpg?v=1529525367
the https://lh3.googleusercontent.com/proxy/zt3jmfjıihev6cwjzenljlygfbjwyzb61brjbkn1o6ıtn7x9boxbrıc_547drqhc_znrdwa2d
https://image.shutterstock.com/image-vectomedieval-historical-battle-uprising-against-260nw1436210318.jpg
As it is known in Mount & Blade: Bannerlord, we know that as in the previous game, there is a uniform war stance. Of course, this can change with certain modes. If I have to speak for myself, I am not good enough about modding, I am not considered bad. We estimate that the game will be very good after a certain time, and the modes that we can call "madness" will come out. But there are a few things to remember. The first of these;

War stance: As you can see in the picture, you can see the map of Mount & Blade universe, the region where the game passes. My guess is that TaleWorlds may add additional cultures or countries later. But this is only about adding. Or another guess is that it can leave mod work to the mod teams, which is a bigger possibility, because it would be wiser to devote the first 1-2 years to the game when the game is over-deficient and contains too many errors. Returning to the title, every new culture added can be this mode, the game may be the ones that come with the vanilla state, and after a while, there is a style of gameplay that becomes more and more boring. (this only applies to battles) This is the first change that, for example, a culture that is prone to Japanese culture has been added in the game, but the use of a "Kobudo" style war technique (animation) that should be the same but normal in the battle stance. Or if we talk about another example for medieval Europe, "HEMA" is Historical European martial arts. Considering in more detail, katana, nodachi, polearm, warhammer, bastard sword, halberd, maul etc. The use of many weapons is different, but since Mount & Blade is loved for its simplicity, it is possible to get into so much detail as it is loved because of the simplicity of gameplay. So my view is that the stance of war is done again on a few weapons according to the cultures.
+ '' at least additions such as the distinction of each gun's specific weapon slash and defense, spear, arrow etc ... can be sweet '' (to be briefly stated) + Using two weapons is the game's biggest shortcoming.
What is the Aim of the Game abe ( Pepega ): Now my brother is a candidate for 100 people ... Joking aside, the only goal of the game is to actually set up your own country. In short, every road leads to the same gate at the end of the day. A certain part of every player who gets the game plays the game in Skyrim taste. A style of gameplay Sandbox can offer you everything, the best example of which is Kenshi. Mount & Blade: Bannerlord, which has a lot of potential, should have more goals and directions, but it should close its shortcomings in order to create this goal first.

*** 1 - *** The choices to be made during character design are further elaborated and shaped according to the geographical structure. If we open a little more, as you know in the previous game, you were making certain choices to get the flag. If we elaborate on this a bit more, for example, you were born in a nomadic family, then you have to choose cultures close to it. Or you have a family close to Roman culture, then you cannot choose a nomadic or celtic culture. this may not just be for your family. This may vary for a family dealing with commerce. Imagine a family of blacksmiths who lived during the period, this family should be a family living in the desert. Due to the conditions of the period, this family cannot go to different countries. Of course, in return, you should also have excessive talent advantages in the game. Like being 10% faster in wars in the desert etc ...
This item details the game excessively, in fact, if there is no religion, it is a subject that is connected with cultural conflicts. According to the universe of the game, it should be a separate subject and it should be in it. In general, the purpose of all the wars of the medieval period is either the interest of the country or the larger reason for it is the religious part of the work. *** 2 - *** According to the geographical structure, the social structure can eliminate the aim problem in the game. It can always really solve the problem of "my guru guruver go gralver". If we look at the conditions and goals of the period, TaleWorlds is not actually guilty here. According to the conditions of the period, you are the farmer or lord or tavern owner or caravan owner, you did not know a cleric or a bounty hunter, such as the spoiler, Sect Leader or staff, Mercenary, Inquisition, Soldier, aristocrat, educators.
Solution;
But the solution is to adopt the culture you were born according to the Geographical structure as I mentioned at the beginning. As an example; Let the culture of the character you create, Sturgia, work according to the geography in which they live and you can have goals, when you go to these goals, the game can give you rewards such as honor, honor, relationship, ability, money, which is a method in which total war games try to make you go according to the flow of history. If this method can be integrated into the game, Player Sturgia can also create her own village, her own castle, her own city, as a mission with a character she does, which can provide tasks and provide objectives. Of course, there may be tasks for this business from culture to culture. As I said above.

*** 3 - *** Conflict of Religion or Culture;
A situation related to the purpose of the work will actually be people who do not love your culture or your religion in a city that belongs to a different culture that you have captured, especially for the basis of the competition and relationships between cultures. As new cultures are added to the game, even a story between them is high.

The article will continue. (a correction will be made for spelling errors again)

TR-
İlk olarak linklerde ki çizimleri, resimleri bir kenara açınız:
https://i.redd.it/43tlpyvk4eq41.jpg M&B World Map
https://i.pinimg.com/originals/29/82/00/2982009fc8e80abc0e2070209ecdadff.jpg EU style
https://3.bp.blogspot.com/-LHg4hnnpNwc/VHyWL65VWrI/AAAAAAAABiU/SYNIUum9H_w/s1600/TSKSR.jpg Kobudo
https://i.pinimg.com/originals/63/3b/66/633b66844c6b412dcb882dcb6a69a597.jpg
https://cdn.shopify.com/s/files/1/2995/8558/articles/japanese-sword-fight_1000x.jpg?v=1529525367
https://lh3.googleusercontent.com/proxy/zT3jMFJIiHeV6cWjZenljLYgfbJW-yZB61bRJBKn1O6Itn7x9bOxBrIc_547DRQhc_zNRdWA2D-U
https://image.shutterstock.com/image-vectomedieval-historical-battle-uprising-against-260nw-1436210318.jpg

Mount & Blade: Bannerlord içerisinde bilindiği üzere önceki oyundaki gibi, tek düze savaş duruşu olduğunu biliyoruz. Tabii bu belli modlar ile değişebiliyor. Kendim adıma konuşmam gerekirse modlama konusunda yeteri kadar iyi değilim, kötü de sayılmam. Zaten belli bir zaman sonrasında oyunun çok iyi olacağını, ''çılgınlık'' diyebileceğimiz modların çıkacağını tahmin ediyoruz. Fakat unutulmaması gereken bir kaç şey var. Bunlardan ilki;
-Savaş duruşu: Resimde görüldüğü üzere Mount & Blade evrenin haritasını, oyunun geçtiği bölgeyi görmektesiniz. Tahminimce TaleWorlds ilerleyen vakitlerde ek kültürler veya ülkeler ekleyebilir. Fakat bu sadece eklemekten ibaret kalır. Veya diğer bir tahminim ise mod ekiplerine bu işi bırakabilir ki bu daha büyük bir olası çünkü oyunun aşırı eksik çıkması ve üstüne çok fazla hatayı barındırması ilk 1-2 senelerini buna ayırmaları daha akıllıca olur. Başlığa dönecek olursak her eklenen yeni kültürün ki bu mod olabilir oyunun vanilla hali ile gelen kültürler olabilir ki bir süre sonra tekrara saran ve gittikçe sıkan bir oynanış stili var. ( bu sadece savaşlar için geçerlidir ) Bu ilk yapılması gereken değişiklik ki örneğin oyun içerisinde Japon kültürüne yatkın bir kültür eklendi, fakat savaştaki duruşu bütün diğer kültürler ile aynı ama normal halde olması gereken ''Kobudo'' stili bir savaş tekniği (animasyonu) kullanılması. Veya başka bir örnek orta çağ avrupası için konuşacak olursak ''HEMA'' Historical European martial arts. Daha detaylı üzerine düşünecek olursak katana, nodachi, polearm, warhammer, bastard sword, halberd, maul vb. bir çok silahın kullanım çeşitleri duruşları farklı fakat Mount & Blade oynanışı basitliğinden ötürü sevildiği için bu kadar çok detaya da girilmesi bir ihtimal oyunun dengesini eski basitliğini yok edebilir. O yüzden ki benim görüşüm daha çok kültürlere göre savaş duruşlarının bir kaç silah üzerinde tekrardan yapılmasıdır.
+ ''en azından her bir kültürün kendine özgü silah savuruşu ve savunması, mızrak, ok vs... farklılıkları gibi eklemeler tatlı olabilir'' (kısa ve öz olarak belirtecek olursak)
+ İki silah kullanma oyunun en büyük eksiği.

-Oyunun Amacı nedir abe ( Pepega ):
Şimdi kardeşim 100 kişiyi bir aday... Şaka bir tarafa gerçekten oyunun tek amacı aslında kendi ülkenizi kurmak. Kısacası günün sonunda her yol aynı kapıya çıkıyor. Oyunu alan her oyuncunun belli bir kısmı, oyunu Skyrim tadında oynuyor. Sandbox bir oynanış stili size her şeyi sunabilir ki bunun en güzel örneği Kenshi 'dir. Potansiyeli aşırı fazla olan Mount & Blade: Bannerlord 'un daha çok amacı ve yönü olması lazım fakat oyunda ilk olarak bu amacı yaratması için eksiklerini kapatması lazım.
***1-***Karakter tasarımı sırasında yapılacak seçimlerin daha fazla detaylandırılıp coğrafi yapıya göre şekillendirilmesi. Biraz daha açacak olursak önceki oyunda bildiğiniz üzere, bayrak almak için belli seçimler yapıyordunuz. Bunu biraz daha detaylandıracak olursak ki örneğin göçebe bir ailede doğdunuz o zaman ona yakın kültürleri seçmek zorundasınız. Veya roma kültürüne yakın bir aileniz var o vakit göçebe veya celt tarzı bir kültür seçemezsiniz. bu sadece ailenize göre olmayabilir. Ticaret ile uğraşan bir aile için bu değişkenlik gösterebilir. Dönemi içerisinde yaşayan bir demirci ailesi düşünün bu aile çölde yaşayan bir aile olsun. Dönemin şartları gereği farklı ülkelere bu aile gidemez. Tabii buna karşılık olarak sizin de oyun içerisinde aşırı fazla yetenek avantajlarınız da olmalı. Çöldeki savaşlarda %10 daha hızlı olmak gibi vs...
Bu madde oyunu aşırı detaylandırıyor aslında din yoksa kültür çatışmaları ile bağlantılı olan bir konu ki oyunun evrenine göre kendi dinlerini oluşturması da ayrı bir konu ve onunda olması gerekiyor. Genel olarak Orta çağ döneminin bütün savaşlarının amacı ya ülke çıkarı ya da ondan daha büyük sebebi işin dini kısmı.
***2-***Coğrafi yapıya göre sosyal yapı oyundaki amaç sorununu ortadan kaldırabilir. Her zaman '' gardeşim git gralliğini guruver'' problemini gerçekten çözebilir. Dönemin şartlarına ve amaçlarına bakacak olursak TaleWorlds aslında burada suçlu değil. Dönemin şartlarına göre çiftçisin ya da lord ya da taverna sahibi ya da kervan sahibi, bir din adamı veya kelle avcısı bilemedin yağmacı, Tarikat Lideri veya personeli, Paralı asker, Engizisyon, Asker, aristokrat, eğitimciler gibi... akla ilk gelenler böyle aslında.
Çözümü;
Fakat işin çözümü en başta belirttiğim gibi Coğrafi yapıya göre doğduğun kültürü benimsemek. Buna örnek olarak; Oluşturduğunuz karakterin kültürü Sturgia olsun, yaşadıkları coğrafyaya göre işler ve amaçlarınız olabilir ki bu amaçlara gittiğinizde oyun size ödül olarak nam, onur, ilişki, yetenek, para gibi ödüller verebilir ki bu da total war oyunlarının tarihin akışına göre gitmenizi sağlamaya çalıştığı bir yöntem. Bu yöntemi oyunun içine entegre edilebilirse, Oyuncu Sturgia da yaptığı bir karakter ile görev olarak denizcilik ile kendi köyünü, kendi kalesini, kendi şehrini oluşturabilir bu da görevler verip amaçlar sağlayabilir. Tabii bu kültürden kültüre çeşitli iş alanlarına yönelik görevler olabilir. Üstte saydıklarım gibi.
***3-***Din veya Kültür çatışması;
İşin amaç kısmı ile bağlantılı bir durum aslında kültürlerin birbirleri ile aralarında rekabet ve ilişkilerin temeli için bu önemli, ÖZELLİKLE ele geçirdiğiniz farklı kültüre ait bir şehirde sizin kültürünüzü veya sizin dininizi sevmeyen insanlar olacaktır. Oyuna yeni kültürler eklendikçe aralarında geçen bir hikayeler bile çıkma şansı yüksek...

Yazı devam edecek. (yazım hataları için tekrar bir düzeltme yapılacak)
submitted by w7raithor to MB2Bannerlord [link] [comments]


Bu Nadir Olay Gerçekten Oldu, Eğer Kaydedilmeseydi Kimse ... BKM ekibi Organize İşler Sazan Sarmalını izledi Kara Sevda 2.Bölüm  Gerçekten benim karım olacaksın ... Yemekler Gerçekten Benden - Kemal'in Yemekleri Beğenildi ... Greenlerin Büyükşehir Maceraları  İyi İşler Gerçekten  Muzik Video 30 GÜN BIRAK + YARAT CHALLENGE 18. GÜN: Her şey her zaman benim iyiliğime işler! Hamilelik testinden çıkan sürpriz sonuç! - Afili Aşk 37 ... HAVADAN SUDAN İŞLER - YouTube

Fabien Farnolle: Malatyaspor ile büyük işler başaracağız ...

  1. Bu Nadir Olay Gerçekten Oldu, Eğer Kaydedilmeseydi Kimse ...
  2. BKM ekibi Organize İşler Sazan Sarmalını izledi
  3. Kara Sevda 2.Bölüm Gerçekten benim karım olacaksın ...
  4. Yemekler Gerçekten Benden - Kemal'in Yemekleri Beğenildi ...
  5. Greenlerin Büyükşehir Maceraları İyi İşler Gerçekten Muzik Video
  6. 30 GÜN BIRAK + YARAT CHALLENGE 18. GÜN: Her şey her zaman benim iyiliğime işler!
  7. Hamilelik testinden çıkan sürpriz sonuç! - Afili Aşk 37 ...
  8. HAVADAN SUDAN İŞLER - YouTube

Afili Aşk 37. Bölümde Ayşe'nin hamilelik yalanı kısa sürede ortalığı ayağa kaldırıyor. Ceyda bu yalanı ortaya çıkarmak için bu defa çok sağlam adımlar atıyor... Buralarda çok meşhur olan ve gerçekten de çok lezzetli olan Tom Yum çorbasını da ... HAVADAN SUDAN İŞLER uploaded a video 5 months ago 9:49 18. GÜN: Her şey her zaman benim iyiliğime işler! + Bu mantrayı bir yere yaz ve her gün göreceğin bir yere as 3 ay boyunca her gün bak. Kara Sevda En İyi Sahneler →https://www.youtube.com/watch?v=3dywO6g7OAA&list=PLwjf4vKFw7V1U4FU3_0c7d6ZAdEe3tdJj Kara Sevda Resmi YouTube Kanalı: http://goo... Yemekler Benden serimiz tüm hızıyla devam ediyor. Bakalım Kemal'in yemekleri lezzetli oldu mu? Bu kanalımız da çok eğlenceli: Oha Diyorum: https://www.yout... Ezgi Mola da, 'Benim bundan önce ilk sinema filmim 'Organize İşler'di. Bu filmde de yeniden Yılmaz Erdoğan'ın partneri olarak yer almak benim için çok heyecanlı ve mutluluk vericiydi. Bugün sizlere kameralar tarafından kaydedilen en nadir ve en enteresan olaylardan bahsedeceğiz. Haydi vakit kaybetmeden bu ilginç olaylara beraber bakalım. A... TRT ÇOCUK ÇİZGİ FİLM KARAKTERLERİ EVDE KAL KENDİNİ VE ÇEVRENİ KORU ŞARKISI FİLM MÜZİĞİ VİDEO KLİP - Duration: 0:48. Trend Child 6,354,003 views